Aşk..

Tuhaf bir gece;
Bazen beklemek, bazen sabretmek düşüyor bize. Artık küçücük bir ışık çok uzak geliyor. Yine susmak yenilmek anlamına gelmiyor artık. Hergün mutlu olsaydım, beklide mutluluğun anlamı kalmazdı. Yine bana kızacaksın ne diyorsun, ne saçmalıyorsun oğlum diye. Ben yine susacağım ve sen yine BİTTİ diyeceksin. Ama yine beni seveceksin bazen özleyecek bazen de nefret edeceksin. Ama bilmeyeceksin, anlamayacaksın sensizliğin beni kahrettiğini, içimi acıttığını……
Mutsuzluk değil aslında bu, umutsuzlukta değil. Bazen gülümserim sonra birden donar gülümsemem. Aklıma son sözlerin gelir BİTTİ. Ne tuhaf değimli benim söylemeyi düşünmediğim sözler. İşte tuhaf bir gece yine. Bitti desende seni anlamaya, öğrenmeye çaba sarf ediyorum. Sonunda olmadığını anlıyorum. Ne tuhaf bir gece her şey zor, her şey kötü ve her şey bela. Geçmiyecek gibi geliyor. Ama bu kez sen mutlu olmalısın.

Ve bu kez yapamadık yaşayamadık ne varsa hepsini yaşayacaksın. Sen bundan sonra çok gülecek ama daha az güveneceksin insanlara ve hep olduğu gibi…
Bazen biraz zor olsada şeytanın bacağını kıran hep sen olacaksın. Şimdi uyu güzel düşler kurki, yarın hepsi gerçek olsun. Ve birgün kapılar açıldığında hayat seni bekliyor olsun. Ve birgün kapılar açıldığında hayat seni bekliyor demektir. Ve bir sabah güneş gözünü kamaştırdığında yeniden merhaba diyeceksin hayata bunu sakın UNUTMA ve bu gece çokça yıldız var gökyüzünde. Ay görünmüyor sen görmesende bilki onlar aynı hepseni seni hala çok seviyor BEKLİYOR.

Neden sevemiyorum..

Herkesin hayatında böyle anlar vardır, dinlediğiniz şarkılardan, izlediğiniz filmlerden, duyduğunuz herhangi bir hikayeden veya tanık olduğunuz bir olaydan ister istemez kendinize ait bir şeyler çıkarmaya zorlarsınız. Anlatılanlarla alakan yoktur belki de ama doğanın kanunudur bu, orada bahsi geçen mutlaka “sen” olmalısındır. Şarkıda gidemeyen adam, filmdeki aşkı için ölen kız, efsanedeki cesur ama fakir genç aşık… Bir anda rolüne bürünen bir oyuncu gibi, sahipleniriz. Böylece daha da anlam kazanır, normal bir olay bile unutulmaz olur ömür boyunca.

Biri şiir yazar herhangi birine, ölümsüz olur, başka biri girer hayatına bir şiirlik bile değeri olmaz. Belki bundandır en güzel aşkları romeo ve jülyet, leyla ile mecnun, aslı ile kerem’e benzetmek. Aşık olanlar kendilerine efsane aşkları layık görür hep. fakat efsane aşkları efsane yapan birbirine kavuşmaları değildir. Vuslata erememektir bu kadar sahiplenip de kendimizi bulduğumuz. İlla ki karşılıklı mı olması lazım aşkın? Kavuşmadan, yan yana olmadan, elele yaşamadan aşk olamaz mı? Aşk acıya katlanma sanatıdır, hangi tarafın daha çok acı verdiği veya kimin daha çok acıya katlandığının önemi yoktur, asıl insanı zorlayan hayatını adamaktır karşındakine! Kimse ayrılmaz, ayrılık yoktur aşkın lugatında çünkü vuslata ermek kadar zordur ayrılık…

Hayat kadar zalimdir aşk, zalim olduğu kadar gururu kaldırmaz! ‘Ayrıldım’ der insan, ayrılamadığını bile bile, sonra kendini haklı çıkarmaya çalışır, nedenler arar acıtsa da, kalbini öldürmeye çalışır beyniyle ama yapamaz bunu söyleyemez kendine, aşk gurura gelmez! Şimdi neredesin, ne yaparsın bilemem, yazdıklarımdan haberin olur mu birgün emin de değilim. Sanırım yenilgiyi kabul etmemin zamanı geldi; gururuna yenik düşmüş bir kalbin hikayesidir bu. Oku!

Senden öncesi pek aydınlık değil ömrümde, saçma bir adamın gereksiz yaşantısı anlayacağın. Her zaman herkese ters oldum, inatlaştım onlarla, sevmedim kimseyi, benim için dost kelimesi sadece sözlükte yazan anlamından ibaret, ben sadece kendimdim! Uğurlu sayım on üçtü kimsenin sevmediği için, sadece çocuklarla aram iyiydi, sokaklarda geceleri kavgalardaydım, duman altı mekanlarda yıpratmaktaydım yaşam kırıntılarımı, herkes beni ayık sanardı oysa ben nadir ayık sokağa çıkardım, aşk çok uzaktı bana filmlerde duyardım aşkı, öylesine takılırdım hayata diğerleri buna aşk ve sevda derlerdi! Kimseye duyurmadan sessizce ama ta içten ağladığımı bilirdim senden önce. O zaman bile bir yerde saklıydım, beni bulacak birini bekliyordum. Sokaklarım yalnızlığa çıkarken ben seni bekliyordum…

Ve seni gördüm…

İlk görüşte aşk değil bu, ilk görüşte ölüm bana olan şey! Hala anlatamıyorum seni, benzetemiyorum hala yapamıyorum, beceremiyorum. Göz bebeklerinde kendimi gördüm, saçlarından ay ışığı vurdu gözüme ve ben öldüm, ne olduğunu anlamadan, bilmeden bu garip olayının adını teslim oldum sana! Çok değişmiştim artık eskisi gibi değildim. Değişen ben değildim de dünyaydı. Sonbaharda yaprak dökülmüyordu benim için. Beni bulan sendin! Girmiştin bir şekilde hayatıma ve ben olması gereken her aşık gibi ölüydüm!

İtiraf ediyorum bu yüzden sen gittiğinden beri ben sevemiyorum! Kaybolmama ramak kaldı, yetiş, gel kurtar beni! Nasıl geleceksin bilmiyorum ama gel ne olur! Yalvarıyorum! Kalamıyorum buralarda. Aşk toprağa gömülmüyor ! Ne olur sana yalvarıyorum yetmez mi? Şarkılar boş, filmler boş, hayat bomboş. Söz veriyorum sana kimseye benzemek değil amacım, ne mecnuna ne de başkasına seni seviyorum itiraf ediyorum! Gir hayatıma ve tekrar mutlu olalım.

Aşk herşeye rağmen acısı ve tatlısıyla bir ömür yaşamaya bedeldir…

Kahve..

Her kahve aynı tadı taşımaz… Nerede içiyorsan, kiminle içiyorsan ona gore degişir…

Sahilde oturduğun rüzgarlı bir sonbahar günü, en sevdiğin dostun ağlarken içtigin kahvenin tadı kederlidir… Kahve telvesine yüreginin acısı karışır.

Bir pazar öğle sonrası annenin “hadi bir kahve yap da içelim” dediği kahve huzurludur… Köpükler annenin göz bebeklerine yansır… Dudağının kıyısında kalan küçük bir gülümsemedir…

Bir gece vakti zil zurna sarhoş birinin içtiği kahve düşülen kuyudan çıkma cabasıdır… Koyu kıvamlı kahverengi bir ipe tutunur çıkarsın … çıktığın an uyuyakalırsın… ferahlıktır!!!

Dostlarla içilen kahve neşedir… Kahkahalar köpüklerin üzerinde yüzer… Tek başına gece vakti balkonda içtiğin kahve yalnızlıktır…Acıdır tadı… Ama garip de bir keyfi, lezzeti vardır…

Baban için yaptığın kahve sevgi doludur… çay bardağında, az şekerli…Kahve gibi görünmez sana… Ama sıcaktır dumanı tüter ve kokusu büyülüdür…

Beklemediğin bir anda sana uzatılan kahve baskadır… Isıtır insanın içini…

Yorgun olduğunda içtigin kahve hafifletir seni… Kendine getirir, unutturur günün ağırlığını…

Kahve aynı kahvedir belki… köpüğüyle, rengiyle, dumanıyla aynı kahvedir ama icilen kahveler ruhunun süzgecinden geçer ve tadlari degişir… Her kahve aynı değildir bu yüzden…

Seni Sevmek..

Gittin…

Dudağıma, çocuksu susuzluğumla asla doyamadığım öpücüklerinden birini kondurup gittin. “Ne olur öyle bakma bana” dedin en son…

Daha birkaç dakika önce gözlerimde varlığınla alevlenen yaşam sevincinin yerine, boyun eğmiş, donuk ve daha şimdiden hasretinle kavrulmuş bir karanlığı bırakıp gittin… Dolmuştu zamanın.

Yüreğimdeki kum saatini, o göz açıp kapayıncaya kadar geçen “sen”den, sanki asırlarca tükenmek bilmeyen “sensizliğe” tersyüz ederek gittin.

İçimde, günlerdir yokluğunla zayıflamış, kalbi kupkuru kalmış aşk çocuğunu sevginle emzirme sarhoşluğuyla delirdiğim şu üç saatin içindeki yüzlerce “an”ı “anı”ya dönüştürerek…

Önce gözlerim öksüz kaldı yokluğunda. Sonra, nefesinin o buğulu sıcaklığından mahrum kalan evimin rutubet kokulu duvarları…

Gittin…

İki aşkın arasında şaşkın. Ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbini cebine koyup, başka bir eve gittin uyumaya. Artık senin değildi evin, “sizin” di. Benim özlediğim o eski evin değildi gittiğin…

O eski ev… Oturup, zamanın o yağmursuz, o parça parça yüzüne bakarak, güneşin bütün gün sadece yalayıp geçtiği loş pencerelerinde dalgınlığımızı biriktirdiğimiz o ev…

Şaşardık bazen. Ansızın, hesapsızca, belki de yorgun düşerek… Akıldışı bir hızla devinen imgelerin ortasında, bir çığ gibi ömrümüze yığılan anılardan birin seçip, dondurarak… Hayat, çok eskilerden gelen sonsuz bir ayinle ilgili gibi, bir gelenek gibi tekrar ederdi etrafımızda, umurumuzda olmadan…

Elin çaya uzanırdı.
Tenim dudaklarını özlerdi.
Bir sözüm şiirin olurdu. Demlenirdik.

Gömüldükçe düşlerin o büyülü uykusuna, aşkımın kalbimdeki ilahi melodisi çalınırdı kulaklarına birden. Nasıl da ürkerdin… Karanlıktan korkan bir çocuğun teselli isteği gibi bölerdi sesin suskunluğumuzu.

Ruhlarımızın bir yerlerde buluştuğuna, düşlerimizin bir yerde kesiştiğine inanmak istediğim bu hayattan çalıntı anları, beni bunun aksine inandırmaya çalışan bir sesle ve ilk önce hep sen bölerdin.

İşte böyle anlarda yüzü daha da netleşirdi dünyaya gözlerinden bakan o yaralı çocuğunun… İşte ben en çok seni içimden doğru sevdiğim böyle anları severdim.

Hayatın içinde seni barındırdığı her karesinde uzun uzun soluklar alarak, o günlük, o sıradan ayrıntılarını alabildiğince büyütüp, içinde kaybolarak severdim seni… Odanın içinde, varlığına yıllardır aşina olduğun bir eşya gibi sessizce kaybolarak, seni izlemek ve başının üzerinden sonsuzluğa akıp giden düş bulutlarında şekillenen her şeyi, şu yüreğimde senin için büyüttüğüm şiire mısra yapıp eklemekti seni sevmek.

Sevmek hayatına tanıklık etmekti benim için…
Sabahları evden çıkmadan önce, uykundaki o en masum halini öpücüklere boğarken “gitme” diye sayıklayan sesine kıyamayıp, patrona bin bir yalanlar uydurarak, işe gitmemekti seni sevmek…

Sana kahvaltı hazırlamaktı. Senle hazırladığım sofraya iştahla oturup “sen var ya, bir meleksin, neden seninle evlenmiyorum ki ben? Senden daha iyisini mi bulacağım”diyen muzip sözlerine sevinmek, belki de çocukça inanmaktı. İnce ince kıyılmış, tabağa motif gibi işlenerek dizilmiş ve hep sevdiğin gibi üzerinde zeytinyağı ve limon gezdirilmiş domateslere, yaptığım mezelere duyduğun minnete şaşırmaktı. Hayatına eklemekten çılgınca zevk aldığım o şefkatli inceliklere duyduğun minnete şaşırmaktı seni sevmek…

Seni sevmek, bundan yıllar önce, seni bir idol gibi içimde büyütüp, hayranlığımın yavaş yavaş aşka dönüşünü ürkekçe gizleyerek kaleme aldığım mektuplarıma, aynı incelikle, aynı özlemle, aynı hayranlıkla verdiğin cevaplarına inanmaktı. Tüm ısrarlarına rağmen, bu eşsiz büyüyü bozmaktan çekinip, aylarca seni bir kez bile aramamaktı. Sonra ansızın yollara düşüp, çocukluğumda kalbimde filizlenen sevdası senin aşkınla yeşeren bu kentin sokaklarında izini sürmek, kendi sözlerinle “bu inceliğin ve bu derin anlayışın yüzünü”, yani o merak ettiğin yüzümü, gözlerine taşımaktı. Buluştuğumuz cafe de, ayların günlerin telaşı ve suskunluğuyla anlattığın şeylerin hiçbirini algılamadan, sadece hayranlıkla seni, o hepimiz gidiliğini seyrederken, masanın altından bir türlü çıkartamadığın o telaşlı, o çocuk ellerinde kendini ele veren heyecanına inanmaktı…

Seni sevmek, o gece rakı içtiğimiz köhne meyhaneden çıkıp yürüdüğümüz sokaklarda, Nisan ayında bir mucize gibi gökyüzünde dans eden kar tanelerinin Tanrı’nın bu aşk için gönderdiği bir işaret olduğuna inanmaktı.

Seni sevmek kadınlığımı, bedenimi ve hazzı ilk defa seninle keşfetmekti. Onyedi yıldır sanki sadece senin için sakladığım bedenimi, en ufak bir tereddüt duymadan ve beklentisiz bir sarhoşlukla sana sunmaktı. Her dokunuşunda kutsal bir ayinin o sıcak ve tatlı şarabını yudum yudum içer gibi…

Seni sevmek, aşkın uğruna, ama senden izinsiz, başka bir kentteki hayatımı sıfırlayıp, yaşadığın kente, yaşadığın göğün altına, ıslandığın yağmurların altına gelip yerleşmekti. Senden başka, bu koca kentte bir başınalık ve kimsesizlikti seni sevmek… Sokaklarda tek bir tanıdık simaya rastlamamaya alışmaktı güçlükle… Hücrelerimle beraber çoğalan aşkını özgürce ve sınırsızca yaşamak için ailemin şefkatli ve anlayışlı kollarından sıyrılıp kanatlanmak, yıllanmış can dostların sevgisini çok uzaklarda bırakmaktı…

Seni sevmek, yalnızlığın soğuk kollarından biraz olsun sıyrılıp, nefes alabilmek için geceleri saatlerce tek başıma Beyoğlu’nun karanlık sokaklarında kalabalığın soluğuyla ısınmaya çalışmaktı. Hiç tanımadığım insanların yüzünde senin yüzünü aramak, onların kaybolmuş, umutsuz hayatlarında yaralı geçmişinin ve çocuksu düşlerinin izini sürmekti.

Seni sevmek, bu kentin tozlu, soluk ışıkları ruhumu ısırırken, aynı gecenin yıldızları altında seni deliler gibi özlemekti. O geceyi de kollarında geçirebilmeye seni ikna edebilmek için saatlerce sokaklarda dolaşıp, barlarda, kahvelerde oturup eve dönüşünü beklemekti. Bazen bu bekleyişlerin sonu, yorgun düşmüş bedenimi sürüklediğim evimde, o gece bir başka kadının yanında uyumana ağlamak olurdu sabaha kadar… Ertesi gün bir şizofren gibi, hiçbirşey olmamış gibi tekrar seni sevmeye koyulurdum. Şaşırırdım.

Çünkü, seni sevmek direnmekti sevgili… Güçsüz olanı acımasızca yok eden bu kentin hoyratlığına ve senin için artık inanmaktan çoktan vazgeçtiğin, yaşadığın hayal kırıklıklarıyla çok uzun zamandır kaybettiğin o aşk duygusunun gerçekliğinin canlı ispatı olmaya direnmekti. Kalbine inançla aşk tohumları ekmekti seni sevmek. Sevmek o yitirdiğin aşk şarkısı adına sana umut vermekti.

Seni sevmek, ait olduğun gökyüzünde seni özgür bırakmaktı. Koparmamaktı kanatlarını. Ruhunun ve kaleminin tek besin kaynağından, başka sevgilerin şiirine eklediği mısralardan kıskançlıkla seni mahrum etmeye yeltenmemekti.

Sevmek, ruhumun tek sahibi olan seni sahiplenmemeye kanaya kanaya razı olmaktı. Çocuksu bir saflıkla tek vazgeçemeyeceğinin ben olduğuma kendimi inandırarak, hayatına boyun eğmekti.

Seni sevmek, bir babayı, bir can yoldaşını hayatının sonuna kadar yanında olduğunu bildiğin güvenilir bir dostu, ilgiye ve şefkate doymayan çaresiz bir küçük çocuğu, ama en çok da tutkulu, kıskanç ve yüreği sonsuz maviliklere akan bir deli aşığı sevmek gibiydi.

Bir gün ansızın, telefonda duyduğun bir sese, ya da yeni tanıştığın bir kadına aşık olduğunu, sanki tepkimi ölçmek ya da seni nasıl kıskandığımı görmek isteyen abartılı bir heyecanla söylediğinde, telaşa kapılmamak, bunun gelip geçici bir duygu olduğuna ve asla benden vazgeçemeyeceğine inanmaktı… Yine de içimdeki o kaçınılmaz endişe ister istemez sarardı yüzümü… Sesim soluğum kesilirdi birden… İşte öyle anlarda beni sımsıkı sarıp, tutkulu bir sevişmenin ilk öpücüklerini dudağıma kondururken “Sen küçücük bir kızsın, biliyor musun” diyen şefkatli sesini severdim en çok. Ve aslında ben dâhil, hiç kimseye âşık olamayacağını düşünür hüzünlenirdim.

Rüyalarımın gül kokusu.

Sonra bir gün aşka açıldı yüreğinin sürgüleri
Sonra bir gün şiirlerin başka bir aşkın kokusuna büründü.

Yıkıldı tabuların… Kırıldı zincirlerin… Uzağıma düştün.

Bu defa farklıydı, hissetmiştim. Yalnız bedenini değil, ruhunu da paylaşmaya başlamıştın bir başka kadınla.

Sonra sevmek yavaş yavaş kayışını izlemek oldu avuçlarımdan. Seni sevmek, sen sabaha karşı uyuduğumu sanarak yanımdan kalkıp bir başka yürekle telefonda özlem giderirken, içimde kopan fırtınaları susturmaya çalışmak oldu sessizce.

Habersizce kapını çaldığım o gün, kapında kalıp, içeri girememek oldu. O güne kadar hiç olmazsa bana karşı dürüst olmanla, yaşadıklarını benden gizlememenle, yalan söylememenle avunuyordum. Ama bir başkasını incitmemek, üzmemek için ondan gerçekleri gizlediğini, yalanlarla da olsa o nu koruduğunu fark edince bu avuntu da terk etti beni. Yalanlarını bile kıskanır oldum.

Neden dürüst olmak için beni seçmiştin sanki. Gerçeğin acımazız zindanlarında neden beni kilitli bırakmıştın.

Ne çok düşündüm bu soruların cevaplarını.
Ne çok sorguladım kendimi, nerde hata yaptığımı, neyi eksik bıraktığımı.

Kadınca oyunlardan haberim olmadı hiçbir zaman. Seçtiğin yaşam biçiminden koparmak, seni soluksuz bırakmak demekti benim için. Hatam seni bir mülk gibi sahiplenmemek miydi? Acaba istediğin bu muydu? Seni yanlış mı tanımıştım? Bana hep, ne kadar asil bir yüreğim olduğunu söyler dururdun. İsyanım, kalbimin ezilmiş parçalarının üstünü örtüp, sessizce çekip kapını çıkmak olurdu en fazla.

Yalnız kalmak istediğini daha sen söylemeden yüzündeki bulutlardan hisseder, çekip giderdim. Özür diler gibi bir sesle, onun geleceğini söylediğinde, sessizce çıkıp giderdim. Karşında ben otururken, onunla saatlerce telefonda konuştuğunda çıkıp giderdim. Hep giderdim.

Bu onurlu tavrımdı belki de ezen yüreğini. Vazgeçemediğin tek yanım buydu belki.

Sonra, sevmek yaralı kadınlığımı başka yüreklerle avutma yanılgısına kapılmak oldu. Buna hakkım olduğunu söyleyip dursan da, biliyorum aslında içten içe hiç affetmedin beni. Sen çoktan parçalanmıştın zaten. Benim de yüreğimi böldüğümü düşünmek sana bile ağır geldi. Oysa ben, seni değil, kendimi cezalandırıyordum başka bedenlerle… Ruhumu kemiren bu deli aşkı cezalandırıyordum. Bunu anlamadın mı sevgili?

Sevmek seni değil çocukluğumu, düşlerimi, kendimi aldatmak olmuştu artık. Bana bağlanan masum aşkları seninle aldatmak olmuştu… Kimseye veremedim yüreğimi. Ne zaman baksalar içime, yüreğimin kırık aynasında kendilerinin değil senin yüzünün aksini gördüler hep… Sessizce çekip gittiler. Fark etmedim bile gittiklerini…

Gittin…

Seni sevmek, bensiz akıp giden hayatına bir yabancı gibi uzaktan bakmak oldu çoktandır… O çocuk ellerinin, bir başkasının saçlarında gezindiğini, aniden özlemle sarılıp bir başka yüzü öpücüklere boğduğunu, sabahları uykunda bir başka kadına “gitme” diye sayıkladığını düşünmek oldu, seni sevmek… Geceleri kokuna hasret yatağımda ter içinde uyanmak, kendimin bile affedemediği bir bencillikle, kalbindeki tek aşkın benimki olması için gözyaşları içinde Tanrı’ya yalvarmak oldu…

Seni yasak bir aşk gibi gözlerden uzakta, rutubetli duvarlar arasında yaşamak oldu, sevmek.Beni hayatından dışladığın için öfke nöbetlerine kapılıp, bana bile yabancı gelen, hiç tanımadığım bir sesle sana bağırmak, haykırmak, ağlamak, sonra pişmanlıkla affedip tutkuyla sana tekrar sarılmak oldu…

Yabani bir ot gibi ruhumu sarıp sarmalayan öfke ve kıskançlık duygularıyla benliğimden uzaklaşmayı kendime yakıştırmamak, kaldığım bu karanlık dehlizde, kendi kalbimde, yalnızlığımda, sensizliğimde, kendi aşkımla delirmek oldu seni sevmek.

Şimdi, bu acıya bir son vermesi, kendisini terketmesi, sonsuzluğa bırakıp gitmesi için birbirine yalvaran iki yüreğiz artık. “Ayazda iki yürek” gibiyiz.

Sen benim şizofren aşkımsın… Ben senin kanayan vicdanınım. Affet beni sevgili… Verdiğim sözleri

Bir tek hayalin kaldı..

ir hayalin kaldı şimdiler de…

Ne gece karanlığı ne de toz bulutusun çöllerde…Üşüyorken sıcağında serabında susuzluğumu gideriyorum. Eksile durayım kendimden tüm bencilliğinle daha da büyüyorsun. Duygu yoksunu nekes adam! Acılara gelince alabildiğine cömert oluyorsun. Bir damla mutluluk istemiştim ızdırap okyanusunu içirdin dudaklarından. Boğazımda düğümlense de her yudum yar elinden zehir tatlıydı baldan…

And içmiştik uğramamaya ayrılık istasyonlarına. BİZ sevda trenine zaten hiç binmemişiz. Özlem yüklü vagonlar da yoldaş ettiğim yalnızlığımla her durak da bir yalnız daha katıyorum yolcuların arasına… El sallarken geride bıraktıkları sevdasızlara gözlerinden çağlıyor kan damlaları yürek çarpıntılarıyla…

Hasretin debisinde boğulmaya hükümlü intihara zorladığın ateşe verilmiş sayfalar dolusu kadınlığımı; külleriyle sovuryorum denize… Akıntıya kapılan zerreciklerim belki bir gün bulaşır eline yüzüne tenine…

Kimseye dokunmamıştı henüz elleri..

Kimseye dokunmamıştı henüz elleri..Kirlenmemişti gözleri ve şimdi olduğu gibi güvensiz bakmıyordu hayata. Küçük bir kız çocuğu sayılmazdı ama yine de başına neler gelebileceği hakkında da hiçbir fikri yoktu. Birkaç başarısız üniversite sınavından sonra kaybettiği senelerini çalışarak yeniden kazanmak istiyordu. Yirmibir yaşında çalışmaya başlamıştı.
Hayat bir nehirse eğer bundan sonra daha hızlı akacaktı.

Tesadüfler sonucu belki de hayatın da yapabileceği en son işi ilk işi olarak seçmişti… İkna kabiliyeti olması gerekiyordu ki bu ve buna benzer özelliklerin hiçbirini taşımıyordu… Çünkü geçen son senesini okuduğu kitaplar ve derslerle geçirmişti. İş tecrübesi olmayan bir insandan verimli bir çalışma bekleniliyordu. Oysa o kendini büyük denize açılmış küçük bir sandalda acemi balıkçı gibi görüyordu. Ama tüm olumsuzlukların üstüne gitmiş kısa sürede elinden gelenin en iyisini yaparak işinde başarılı olmuştu…

Değişen hayatındaki en büyük değişimlerden birisi de artık bir sevgilinin oluşuydu.. Bu bir devrim niteliğini taşıyordu O’nun için. İlk kez yaşadığı hislerin bir daha hiç yaşamak istemeyeceği hisler olacağı aklından bile geçmiyordu. İlk üç ay mükemmel giden birliktelikte problemler çıkmaya başlamıştı ve kız ürküyordu bu durumdan. Ama seviyordu yani sevmek bu olmalıydı. İlk kez yaşıyordu böylesine bir heyecanı. Onu düşününce nefesi kesiliyordu. Sonrasında da nefesinin çok başka boyutlarda kesileceğini nerden bilebilirdi ki?

Heba ettiği değerleri düşünüp kahroluyordu. Önce kılık kıyafet ve arkasından insanlardan soyutlanmakla başlayan bir döneme girmişti. Zaten üç beş tane olan arkadaşlarıyla bütün bağı kesilmişti. Aşka sonradan ismini koyabildiği erkek egemen toplumun ataerkil yaptırımları damgasını vurmuştu.

Yaptırımlar sürüp gidiyordu ama kız hala seviyordu ve bu esaret onu güçsüz bıraksa da kaybetme korkusu yaşadığı için direniyordu. Geçeceğine inanıyordu ve bu inançla ayakta duruyordu. Zaman aktıkça sevgilisinin talepleri değişiyordu. Çalışmakta olduğu işi onu yoruyordu.Üstelik hayal kırıklığı yaşadığı bir ilişki yaşıyordu ve gücünün tükendiğini hissediyordu.

Yedinci aylarıydı sevgilisi artık açık açık isteklerini söyleyebiliyordu. O ise her defasında ürkekçe isteklerinin yerine getiremeyeceğini anlatıyordu. Sonunda sevgilisi iki seçenek koymuştu ortaya ya arkadaşlıkları bitecek ya da onun istediği gibi devam edecekti…

“Allah’ım bu nasıl bir sevgi? İnsan sevdiğine kıyar mı? ”

Hep bunu düşünüyordu ve ilişkiyi sorguluyordu kendince ama ayrılma fikrini aklının ucuna bile getiremiyordu. Sevdiği insana güveniyordu ve kendisine zarar verebileceğine olanak vermiyordu. Sadece o noktaya kadar yapıp yapamayacağını test ediyor olmalıydı. Son zamanlarda odak noktaları bu konu olmuştu ve bu tartışmalarla birkaç ay daha geçmişti… Artık bir karar vermesi ve bunu sevgilisinin yüzüne bakarak söylemesi gerekiyordu.

Konuyu sonuçlandırmak için bir yerde buluşacaklardı. Ve buluşmuşlardı. İlişkiye devam etmenin tek yolu buydu. Ama yinede son sözünü söylemişti

‘Yapamam! ’…

Ağlamaktan gözleri şişmiş ve önünü göremiyordu. Son bir deneme yapalım ama bu olmasın diye yalvarıyordu. Sevgilisi kabul etmiyordu ve artık kalan tek seçenek olan ayrılık için kapı son kez açılmıştı…
Kapı en fazla on adımlıktı ama kapıya giderken yüzlerce binlerce şey düşünmüştü.

Kısa sürede ne yapmalıyım diye aklından geçenleri sıraya koydu. Sessizce düşünüyor ve medcezirlerde gidip geliyordu.

-Bu insan benim hayatım da ilk ve son olacak onu canımdan geçecek kadar çok seviyorsam bunu yapabilirim…

-Yapamam. Annem babam… Onların yüzüne nasıl bakarım?

-Onu çok seviyorum… Allah’ım yardım et!

-Hayır zaten yapmaz bana böyle bir şey tek şansın var ve belki iki dakika sonra onu tamamen kaybedeceksin dön…

-Çık git bu kapıdan…

-Dön ve ne istiyorsa yap her şey güzel olabilir…

-Hayır annem babam yapamam…

-Yapabilirsin dön bırakma! ………..”

Döndü ve çıkamadı kapıdan. Şimdi ayağa kalkmıştı sevgilisi ve yüzünde tuhaf bir gülümseme vardı O hala..

-Tamam canım ben sadece bunu yapabilecek misin görmek istedim.’ deyip vazgeçmesi için dua ediyordu ama sevgilisi kendisine yönelmişti… Kız yutkunamıyordu daha çok ağlıyordu sevgilisi kıyafetlerini çıkarmasını istemişti. Kendisi de soyunuyordu ve hiç tereddüt yoktu yüzünde. Kız bedeninin hiç bu kadar acı çekebileceğini düşünmeden gelmişti bulundukları yere ve orada o anda ruhunu teslim etmeye bile hazırdı… Ve artık çok geç demek için bile çok geçti… Bu dayanılmaz bir şeydi ve ince bir sızıntı hissetti. Cılız bir akıntı.. Elleriyle kendini kontrol ettiğinde hayatının artık ellerinin arasından kaydığını ve hiçbir şeyin eskisi gibi ya da güzel olmayacağını anlamıştı…

güzel aşk kelimeleri

Sen benim incimdin. parıldayan masum güzelliğinle seni sarp kayalıklardan tırnaklarımla kazıdığım bir istiridyede bulmuştum. ve bir daha kaybetmiyeyim diye kalbimin derinliklerine gömdüm.

♥ Ne seni unutturacak kadar zaman geçecek ne de geçen zaman seni unutturmaya yetecek bırakıp gitsende unuturum sanma zaman alışmayı öğretir unutmayı asla.