Seni sana yazdım…

Zamanın gözbebeklerinden yuvarlanıp seni “sana” yazdım dün gece. Oysa yarın erken kalkacaktım. Göğsünde dikenleri taşıyan rüzgarların saçlarını yıkayacaktım gözyaşlarımla. Sütten yeni kesilmiş dağ ceylanlarını sabah ezanında uyandıracaktım. Uyumalıydım aslında. Kirpiklerim, uykuya hazırdı oysa. Ama ben seni düşündüm yıldızların siyahı giyindiği gecenin dar vakitlerde. Uykusuzluğumu taş dibeklerde dövüp ben seni ” sana ” yazdım dün gece. Yüreğimi kalem bilip sevdamı bıraktım mürekkebin sıcak koynuna. Yürek luğatindeki tüm kelimelerimle bir bir seni anlatmaya çalıştım. Seni ” sana ” yazdıkça , gözlerin parmak uçlarımı okşuyordu sanki. Dur durak bilmiyordum. Kalemin ucundan mürekkep değil bembeyaz yüreğinin mavi denizlerine “ben” akıyordum sanki…

Hatırlar mısın gülüm, seni sevdiğim zamanları. Gözlerini ilk gördüğümde; güneş, nadasa bırakılmış toprağa ekiliyordu. Yıldızlar, gecelere bir gelin edasıyla birer birer seriliyordu ” seni” yüreğime ördüğümde. Güneş, toprağa; gece, karanlığa; kelebekler, bahara ve ben sana sevdalıydım. Utangaç yanaklarına uzanıp gözlerimi pamuksu düşlere kapatmıştım. Sesin, hoyrat meltemlerin sarıldığı deniz kadar ılıktı. Dokunmaya bile kıyamadığım bir yürektin sen. Her gece uyurken gözlerine cicekleri taşırken gözbebeklerini inciteyeceğim diye korkardım. Gözlerinin içine bakmaktan çekinirdim. Her baktığımda buz dağının güneşin karşısındaki erimesi gibi gözlerindeki umut tanelerinin de erimesinden korkardım.

Bilirsin, ellerim küçüktür benim. Küçük ellerime düşleri giydirip yüreğinin resmini çizdim gökyüzüne. Alnındaki ince cizgileri işledim bulutların narin gözlerine.. Oysa irin toplamış acıları soğuk kaldırımlarda dövmekte usta olan ellerim, yüreğinin resimini gökyüzü tuvaline yapamayacak kadar acemiydi. Oysa alnındaki ince çizgileri bulutların gözlerine işlemekten aciz ve bir o kadar kabaydı…Gözlerini, suya; yüreğini semaya yazdım.Küçük ellerimle nasıl çizdim bilmiyorum ama dün gece seni ” sana ” yazdım.

Seni ” sana ” yazdığımda sen uyuyordun. Ay ışığı saçlarına beyazları giydirmişti.. Kangren gece, kirpiklerine yaslanıp delicesine umudu soluyordu.. Avuç içlerinde, rüzgarla olan kavgalarını bir türlü bitiremeyen hayırsız fırtınalar sabahın geceden ayrılışını bekliyordu. Oysa senin olan bitenden haberin yoktu. Sen, gül kokulu Melek’lerin omuzlarına göğsünü dayayıp sanki Cenneti soluyordun yatağında. Mavi denizler, karakışlara gelin gitmiş baharların tozlu dudaklarını yıkıyorlardı o masum gözlerinde. Önünde eğilip yüreğinin soluk alışını izledim.. Öyle duruydu ki gözlerin, öyle ılıktı ki nefesin; senden habersiz her nefes alışında nice yetim kırlangıçlar sıcak iklimlere kanatlanıyordu. Yağmurun toprağa düşerken nabzı atmıyordu.. Çünkü sen uyuyordun. Sen hulyalarda Cenneti soluyor ve huzur şehirlerini bulutların üzerinde izliyordun.. Hiçbir sey bu güzelliği bozmamalıydı.. Ve karanlık sırf sen uyanmayasın diye cığlıklarını yüreğine gömüp dudaklarını kanatarak yeni günün doğumuna sessizce tanıklık ediyordu…

Birazdan zaman; yeni doğacak sabahın, arsız karanlığın esaretinden kurtulup özgürlüğüne kavuşma çığlıklarına gebe kalacaktı. Güneş, perdelerine eğilip baharın umutlarını fısıldayacak. Saçların, bir karanfil kadar güzel kokacak. Ve ben bir nefes kadar yakında seni izliyor olacağım. Zannetme ki, yanındayım. Ben, senin tarafından sevilmenin verdiği güçle, yeni filizlenmiş ciceklerin dallarını kıran fırtınalara kafa tutacağım. Uykusunu almış ceylanları uyandırıp senin gül desenli yanaklarına salacağım. Ve avuç içlerinin terine kıyamadığım için rüzgarın peşine düşüp yüreğine ılık meltemleri yollayacağım. Ve akşam olup sen uyuduğunda ben senin yüreğine geleceğim. Dün gece kaldığım yerden seni ” sana ” yazmaya devam edeceğim..

Kırılma noktası…

Yokuş aşağı bir yolda, yolun eğimine bırakmış kendimi ilerlerken, Eylül hüznüyle üşüyor yüreğim ve git gide solan bir maviye benziyor hayat…

Kısa ve öz bir bildirge son sayfada…
Bildiren kimliği, bilgilendirmiş sayıyor kendini…
Ve bilgilenmiş farzediyor bildirilen kimliği…

Yan yana düşmüş ve sahipsiz bir kaç kelime, boş bir sayfanın iki satırında ince bir sızı gibi asılı dururken, sessiz bir film gibi akıp gidiyor hayat, sahneler arasındaki kopukluk anlaşılamadan…

Kaç kelime içimize hapsedilmiş sorulara yanıt olabilir ki?

İnadına bir çözümsüzlükle, faili meçhul bir cinayet dosyası gibi tozlu raflara kaldırıldığında aşk; iğreti kalıyoruz…

Muhatabı olmayan her söz kadar anlamını yitiriyor ve şahitsiz kalıyor hayat…
Yakamızı bırakmayan bir eksiklik duygusu…
Hiç bir yere not düşülmüyor artık hiç bir söz…

Yaşamaktan daha zorlu bir sınav yokken, hangi not belirler, tekrarı olmayan bu sınavdaki başarıyı?

Barikatlar kurulsa da yollar üstüne, ölümün ölümsüzlüğüne uzanıyor bütün yollar…
Bir siper ardına saklanıyor kaçak yolcu…
Baştan sona yazılamıyor hiç bir masal…
Her masal biraz eksik ve biraz yarım…
Bir yıldız kayıyor…
Bir kahraman eksiliyor masalımızdan…
Ve her ölüm, kendi ölümsüzlüğünün destanını yazıyor…

…..

Bir avuç hayal, nafile umutlar gibi akıp gitti hayatımızdan…
Parça ve bölüktü…
Kırık bir aynaya bakar gibi baktık…
İnandık ona da, her yalan gibi…
Kırılma noktasını çoktan aşmıştık…
Vazgeçilmiş ve tuz-buzken her şey …
Daha fazla kırılamazdık…

Hangi düşten daha gerçektik?

Yaralarımız kadar emin olduk geçmişin gerçekliğinden…
En çok anımsadığımız, en derin yarayı bırakandı…
Her ulaşılamayan kadar sevdik ulaşılmayanımızı…
Ve sonra anladık ki;
Bir gölge oyunuydu aslında hayat…
Düşlediklerimiz düşlediğimiz kadar var oldular…
İzin verdiğimiz kadar yaralayabildiler…
Daha ötesine güçleri yetmezdi…
……..

Susuz bir yazın kuruttuğu, solan bir bahçede, en coşkulu yeşilin izlerini ararken gözlerim, inadına güzün kokusu siniyor üstüme üstüme…

Öyle çok korkuyorum ki..

Neden bilmiyorum…gözlerim gözlerine yalan söyleyemiyor…

Benim için çok önemlisin…

Tahmin ettiğinden de çok…

Öyle çok ki korkuyorum…

Bir daha yaşam amacım olmayacağına…

Bir köşeye atılıp, fırlatılacağıma…

Karşılık bile değil…saygı bulamayacağıma…

Herşey birkaç kelimede gizli…

Ve onlar senin…

Sadece…

Senin…

Benim olansa …

Senle geçirdiğim zamanlar..

Seni dinlediğim …anlar…

Hayata inanışımın…insan olduğumuzu….

Anladığım anlar…

Sen çok şey kanıtladın bana….

Mesela yaşadığımı…

Saçların, gözlerin, ellerin aslında…

Ne kadarda güzel olduklarını…

Doğru insandayken…

Çok şey öğrettin bana…

Mesela yaşamayı…

Amaçları gösterdin…

Zordu ama sendin…onlar…

Sadece…

Sendin…

Bana korku nedir…öğrettin…

Kaybetmenin acısının ne büyük olacağını…

Çaresizliği…

Hiçbir şey yapamamayı…

Ağlamayı…çaresizce…

Bağlı olmayı…bağlanmayı…

Yitirince güvensiz kalmayı…

Her insanın sevgiye layık olmadığını…

Acıya karşı en korunmasız olduğum zamanın…

Sevdiğim zaman olduğunu…

En çaresiz olduğum zamanın ise…

Seni yitirdiğim zamanın olacağını…

Elveda yaşam sebebim..

Kendimi bilmediğim bir sona hazırlıyorum. Tüm uğraşlar çabalar bunun için. Korkuyorum neyden korktuğumu bilemeden, ürküyorum. Hasret çekiyorum neye hasretim bilemeden, özlüyorum. Ve yaşıyorum ne için yaşadığımı bilemeden!! Öylesine bir hayat işte benimki.. tek başına tüm umutlardan mutluluklardan uzak. Sürekli bir şeylerden kaçıyor hissetmediğim duygular adına çaba veriyorum. Herkesi her şeyi geride bırakarak arkamı dönüp uzaklaşmak istiyorum yalnız çaresiz… yıldım artık kendime mücadelemden. Pes ettim!!

Sensiz geçen yıllarım vardı ya hani, hiçbir şey acıtamamıştı beni bu denli. Yine yalnız yine umutsuz ve yine çaresizdim ben. Eksiktin ama kimdin ki sen. Umursamıyordum bile. Kim olduğunu bilmediğim halde kaçıyordum senden. Yasamadan anlamak öyle zormuş ki meğer.. ve sen karşıma çıktın yeniden. İlk günlerde mutluydum bende. Mutluyum diyordum her önüme gelene onca yıldan sonra bende mutluyum. Herkese her şeye tüm yaşanmışlara rağmen mutluydum. Yavaş yavaş anladım senin için hiçbir şey ifade etmediğimi..

ve başlamalıydı artık mücadelem. Ne kadar zor olsa da senden vazgeçmeliydim. Gecelerce günlerce ağladım ama başaramadım senden bir adım dahi uzaklaşamadım. Ve hep bir gün senin baskasına aşık olacağından korkarak yaşadım. Hep bu sondan kaçındım. Ve gördüm işte. Sen başkasına aşıktın. Ben sana sen ona.. hayat değil mi işte? bu aşamadan sonra bitmeliydin benim için uzaklaşmalıydım senden çıkmalıydın hayatımdan. Gözlerine baktıkça daha çok acıyordu içim. Senden nefret ediyorum diye haykırmak istiyordum gözlerine bakarak.. sonra da saatlerce omzunda hıçkıra hıçkıra ağlamak. Sürekli düşündüm beni sana çeken ne diye. Hiç bir şey bulamadım belki de bu yüzden bu kadar çok seviyordum seni. Ve gözyaşlarımla süslediğim bu yazım senin içindi.

Artık başardım sen bittin benim için. BİTTİN!!

ELVEDA yaşam sebebim…

Küçük bir çocuk..

Ben ve yanlızlığım vardı uzun zamandır.Kimselere vermek istemediğim, bir türlü güvenemediğim bir kalbim vardı benim. Sen girdin hayatıma birden bire hiç beklemediğim bir anda. İzinsiz bir yolcu gibiydin, ben ise birçok zaferler kazanmış ve birçoğuna geçit vermemiş bir bekçi.Karşı koymak istedim diğerleri gibi. Ama bu sefer olmadı işte yapamadım, durduramadım seni. Bir şekilde dokundun kalbime ben istemeden. Sonra bir çocuk buldun bende daha benim bile bilmediğim, tanımadığım. Varlığından bile habersizdim oysa onun. Çok korktum ondan, çekindim çünkü o daha sadece küçücük bir çocuktu ve beni değil seni dinliyordu.Saf, tertemiz, dürüst, düşünmeden hareket eden, yalan nedir bilmeyen ve senden başkasını gormeyen bir çocuk. Ben yoktum artık bedenimde bir başkası vardı ve beni o yönetiyordu. Bu çocuk senindi ve korkarım senin kollarında büyümek istiyordu. Güvenebilirdin ona sarılabilirdin sıkı sıkı zaten gitmeyede pek niyeti yoktu. Oysa sen güvenmedin ona belkide güvenmek istemedin, onun yerine oyunlar oynamayı seçtin…

Senin yanındayken çok masum ve iyi gorunuyordu. Sürekli gülen, keyifli, konuskan, hayata bağlı… Ama sen birden bire gittin ve ben başbaşa kaldım o çocukla. Dışardan baktığımda tanıdığımı sanmıştım o çocuğu ama yanılmışım. Hırçın, inatçı, mızmız, susmak nedir bilmeyen, zaman zaman ağlayan bir çocuk olmuştu birden bire.Ve ben onunla nasıl başedeceğimi bilmiyordum. Bildiğim tek şey vardı, o seni yanında istiyordu. Ben de onu susturmak için tek çare olarak bile bile seninle oyununu oynadım.Ve bir söz verdim ona, bu hikayede iyi veya kötü bir son elde etmeden vazgeçmeyeceğime, çekip gitmeyeceğime…

Haketmediğim şeyler yaptın bana, senden duymak istemediğim sözler duydum, kimselere yapmayacağım şeyler yaptım. Çünkü o susmak bilmiyordu bir türlü, mızmızlık yapıp durdu, bir şekilde vazgeçip giderken hep yollarımdan dondurdu beni. Ve rahatlamadı içi bir türlü, bu hikaye böyle bitemez dedi ve hiçbir zaman yetmedi yaptıklarım zaten benim üzülmem veya canımın yanması umrumda değildi.

Oyunun kahramanı olmaktı istediğim ve bunun için uğraştım uzun süre, hiçbirşeyi bozmadan veya seni kırıp üzmeden bitmesini istedim oyununun ama olmadı işte. Olmadı diyorum çünkü sen birkaç ayrıntıya takılıp kaldın. Ellerimi uzattım sana ama sen tutmadın, bitirmedin oyununu. Ben kendimden küçücük bir çocuk için vazgeçmişken, böyle bu şekilde yaşamayı seçmişken, senden ise sadece oyunun sonunu değiştirmeni istemiştim. Çok mu fazlaydı bu isteğim gerçekten? Çok mu zordu istediğin şekilde bitmesinden vazgeçmen? Benimkinin yanında çok küçük bir istekti oysa…

Seninle buluşup buluşamamız adeta sadece bana bağlıydı ve bu benim hiç hoşuma gitmiyordu. Uzadıkça canım sıkıldı, özleminle çekilmez katlanılmaz oldu ve ben yoruldum, pes ettim sonunda. Ve tabi o susmak bilmeyen çocuk… Ve ben yıktım herşeyi. Çünkü gelmeyecektim artık bu kadardı gücüm. Benim kadar üzülüp acı çekmeni istemedim.Beni umutla beklemeni istemedim. Çünkü seven birinin elinde umutları varsa ve karşısındakini bir türlü kötüleyemiyorsa ne yaparsa yapsın ondan vazgeçemiyor.Hergün yollarını gözlüyor, bir haber alabilmek için her kapıyı zorluyor…İşte sadece bu yüzden bile bile üzdüm seni, canını yaktım, yok ettim o küçük çocugun umutlarını. Ama o çocuğa verdiğim sözümü tuttum, bir son yarattım hikayeye.
Ben senin vazgeçip gitmeni bekliyordum aslında, sadece bir veda bekliyordum…

Sonunda susturdum onu işte. Ama o bana küstü seni üzdüğüm için ve kaçtı gitti. Bilmiyorum şu an nerelerde, ne halde, ne yapıyor. Artık benden hiçbirşey istemiyor veya beklemiyor. Çünkü gayet iyi biliyor sana çıkan tüm yollarımı yıktığımı. Gayet iyi biliyor daha fazla birşey elimden gelmediğini. Sana gelmelerimin yasak olduğunu. Şimdi bir hücredeyim ben sözlerimiz ve yaptıklarımızla inşa edilmiş. Beni burdan çıkarmanın anahtarı sadece sende, senin sesinde, birkaç sözünde…

Kim bilir belki birgün bulabilirsin beni buradan çıkarabilecek gücü içinde. Belki affedebilirsin birgün beni aynı benim seni affettiğim gibi. Çünkü bilirsin çocuklar küsemez kimseye sadece dargın kalabilirler bir süre. Sonra unutulur gider tüm yaşananlar kocaman sevgi dolu kalplerinin içinde. Çıkarabilrsen beni işte o zaman hayal olmaktan kurtulur aşkımız ve belkide yepyeni bir sayfada tekrar birbirmizin oluruz.

Aşk ve Sevmek..

Sevmek inanmaktır. Sevmek yaşamaktır. Sevdiğini kendisi gibi, kendinsinden de fazla duyumsamaktır. Sevmek sevdiği olmaktır. Sevmekte ikilikler kalkar, bir olmalara gidilir. İki ten, iki kalp, iki gönül yoktur sevgide. Tek bir kalp olunur, tek bir yürek olunur. Sevmek paylaşmaktır. Sevdiğiyle sevdiğini paylaşmaktır. Sevdiğiyle kalbini bölüşmektir. Ki tek kalp olunsun.

Sevgide son yoktur. Sevgiler hiçbir zaman son bulmazlar. Biten sevgiler yoktur, bitmiş gibi görünen sevgiler vardır. Vazgeçiş de yoktur sevgide. Yaşandıkça yaşıtılır sevilen. Ama kimi zaman için sevgili için kimi zamansa sevginin bir gereği olarak saklanır bu aşklar. Vazgeçiş yoktur, vazgeçmiş gibi görünmek vardır o yüzden. Sevmekte istemek yoktur.

Sevgilinin olduğu yerde son bulur istekler. Birşey varsa istediğin bu senin için değil, sevgili için isteğindir. Ondan O\’nun adına istersin. O’nu daha sonsuz sevebilmek için istersin, sevme özgürlüğünü istersin. İstersin ama bir gün gelir bu isteklerde son bulur. Kendinsinden istersin artık.

Sevgiliyi sonsuz kılmak istersin. Sonsuzluğa götürmek, onunla sonsuzluğa varmak istersin. Bu yolda sevgili olur mu? olmaz mı bunu sevgilinin isteği belirler. Sevmek sevgiliden sevgiliyi istememeyi öğrenmektir. Sevmek sevgiliyi sevgili olmadan sevmektir.

Sevmek; sevmek istemektir. Sevmek beklemektir. Beklentilerin bulduğu bir duraktır o. Öyleki tüm gerçekler, tüm dünya silinir gider. Ne O’ndan anlaşılmayı beklersin, ne onun Leyla, ne Mecnun,olmasını. Beklediğin birşey yoktur sevmeyi becermek dışında.

Sevmek gücenmemektir. Sevmek sevgililerin hiçbir sözüne üzülmemeyi öğrenmek demektir. Sevgilinin ölüm hançerine bile hayır dememektir sevmek. Onun vuruşuna, onun tokadına alınmamaktır. Sevgiliden gelen her hareketi ve her sözü kabullenmektır. İhanetlere, hainliklere bile özülmemektir. Kendi elleriyle kalbini bir bıçak avcuna koymaktır. Sevmek, sevmek ölmektir.

Sevmek, ölmesini bilmektir. Sevgili için yaşamaktır. Onun eli, kolu, kalbi, gözü olmaktır. Ama onun artık birşeyi olmadığı bir zaman ölmesini bilmektir. Sevmek vermektir. Sevmek sevdiği için almasını bilmektir. Almaya yemin ederek vermektir. Ama almalarda kurtaracaksa sevgiliyi almasını bilmektir, sevmek.

Sevmek, tükenmektir. Sevmekten ölürken tekrar varolmaktır, o sevgiden. Sevmek sevgilinin gel deyişine hayır demektir. Sevgilinin aşkıyla boğuşurken, yüzerken o aşk denizinde sevgilinin uzanan eline hayır demektir. Sevgilinin bakan gözlerine bakmaktır, sevmek. Ağlayan gözlere şefkat ve tebessümle yanıt vermektir.

Sevmek, sevgili olmaktır. Sevgilinin yüzündeki gülücük olmaktır. Onu yaşamaya döndürecek bir damla su olmaktır. Sevmek sevgilinin limanı olmaktır. Sevmek sevdiğinin canı olmaktır. Onun ölümü isteyebileceği canı olmaktır.

Sevmek, yangın olmaktır. Yanmaktır, kor olmaktır. Dağ olmaktır, everen olmaktır. Herşey olmaktır, hiç olmaktır. Alev olup girmektir gönüllere. Sevmek yürümektir gönüllerde. Sevmek, güvenmektir. Sevmek onaylanmaktır. Sevmek sevgiliye bir nefes gibi, bir ses gibi yakın olmaktır.Sevmek çok ötelerde olsa bile yaşamak ve yakın olmaktır sevgiliye.

Yalınlıktır, doğallıktır, özdenliktir sevmek. Yalansızlık, içtenlilik, ölümsüzlüktür sevmek. İlk insanın, Havva’nın Adem’in saflığını ve temizliğini, çoçuk masumluğunu taşımaktır sevmek. Gözyaşı olmaktır, yağan yağmur olmaktır. Bir sonbahar mevsiminin sarı yaprağı gibi yalnız olmaktır, sevmek. Sevgilisizken sevgiliyi sevmektir

Sevmek üşümektir. Sevgilinin yokluğuna üşümektir. Sevgiliyle herşeyi göze almaktır, sevmek. Ki sevgilinin olduğu cehenneme yürümektir. Sevgilinin olmadığı Cennete de girmemektir sevmek. Sevmek sevgiliyi cennet etmektir.

Sevmek bir olmaktır. Sevmek yaşamaktır. Ve sevmek inanmaktır. Sevmek bir başkasının hayatını yaşamaktır. Sevmek sevmesini haketmektir. Sevmek, sevgilinin baktığı yerde, sustuğu yerde olmaktır. Sevmek sevgilisiz geçen gecelerin sabahına varmaktır. Sevmek saz benizli sabahlarda yaşamaktır sevgiliyi.

Sevmek sevmesini bilmektir.

Sevmek ölmesini bilmektir.

Sevmek sevmek olmaktır.

Aşk olmaktır.

AŞK bir kere sevmektir. SEVMEK aşkın kendisi olmaktır.

Güller diyarında..

Bir zamanlar görenleri kıskandıracak güzellikte bir güller ülkesi varmış. Herkes mutlu yaşarmış. Ama doğa en hırçın yüzünü göstermiş diyara. Rüzgarları salmış. Rüzgarlar yıkmış ülkeyi gülerini dağıtmış. Bir tane tohum takılmış rüzgarın o hırçın bedenine. Sürüklenmiş rüzgarla ta ki bir çöle düşünceye dek rüzgar bedeninde taşıdığı yağmuru bırakmış bu diyara yağmurlar yağmış ve tohumcuk yeşermiş çölde. Güller diyarından kalan tek gül olmuş o an için. Günlerden bir gün bir bülbül konaklamış yanına bülbülün o kadar hoşuna gitmişki gül kendince düşünmüş aşk bu olsa diye. Ama gül artık susuzluğa fazla dayanamayacak kadar yorgunmuş. Bülbül güle eğilerek “eger istersen sana su getireyim” demiş ama gül “seni tanımıyorum bu yüzdende su getirmeni istemiyorum” demiş.

Bülbül güle okadar sevdalansada bi türlü ikna edememiş ve yoluna devam etmiş. Ama aşkı yüreğini dağlamış bülbülün dayanamamış ve ansızın ölüvermiş. Bülbülün diyarına yağmurlar yağmış bülbül önce toprak olmuş yağmurla bir çiçegin özünden öz alıp çiçek olmuş hiç ummadığı bir anda bir arı gelip konmuş dalına özünden öz almış ve koyulmuş arı yollara gülün çölüne varmış tam gül ölecekken ağzında taşıdığı bir damla suyu gülün yapraklarına serpmiş.

Gül bir türlü nedenini anlayamamış ve sormuş “neden beni tanımazken bana su verdin” Arı cevap vermiş “sen beni tanıyorsun hatırlar mısın; ben sana geldim ve eger istersen sana su taşıyayım demiştim sende olmaz demiştin işte o bülbül şuan benim” der. Gül iyice şaşırır “nasıl olur”. Arı “sen benden o gün tanımadığından yardımımı kabul etmedin ama ben seni o kadar sevdim ki daha fazla dayanmadı kalbim ve ölü verdim ilk önce yagmur yağdı bedenime çiçeğe geçti bedenim sonra bir arı gelip kondu dalıma arının bedenine girdim aşk o kadar büyüktüki bende ölsemde seni yaşatacağıma kendimce söz verdim ve bunuda yaptım” der.

Aradan aylar geçer her gün su taşır arı çiçeğe ama çiçeğinde ömrü biter bir gün ölü verir aşk o kadar büyüktür ki arı ağlamaz bile bilirki somuttaki aşk ölür ama soyuttaki aşk yaşar. Her yıl arı baharda bu diyara gelir çiçeğin bıraktığı tohumcuklardan başka çiçeklere su getirir. Anlarki aşk asla ölmeyecektir…

Ruhumuzla buluşmak..

Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.

Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyor ve sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar.

Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor; “hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? “

Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki; “çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetismesini bekledik…”

Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı, niye mutlu olmayı beceremediğimizi, niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve “niye” ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor İnkalar’ın yaşlı torunu.

Çünkü bu aptal hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz. Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa bir sola saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla, biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz… Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Sanıyoruz ki cok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız.

Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi? Çevremiz de kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hic kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur. Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki?

Evet, önce göz görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim… İşte bu yüzden icimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz. İşte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp,çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz… Gerçekte hIz çağında yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki, ne işe , ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük. Sevmeye bile vaktimiz yok bizim. Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor. İşlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz yok işte!

Bence doğanın kara bir laneti bu. Biz ondan uzaklaştıkça, o da bizden bütün zamanları çalıyor. Milan Kundera “yavaşlık” adlı kitabında; ”yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur” diyor.

Telefon hızlılık mesela, konusulanları, söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık, hep vardır ve hep hatırlatır. Ben kendi adıma her zaman yavaşlıktan yanayım. Mesela uçaklardan hiç hoşlanmam, yeni bir şehre, yeni bir iklime hazırlanmaya, hatta hayal kurmaya bile vakit bırakmıyor bana ”Küt” diye başka bir hayatın içine giriveriyorum. Ve en kötüsü de dönüşler, daha ayrılığın hüznünü bile yaşamadan İstanbul’da olmak sahiden de cok tatsız. Tabii ki ruhumun beni terk edip oralarda kalması da cok normal. Oysa trenler karanlık geceyi yırtan keskin düdüğü, uykuda olanlara yolculuk düşleri gösteren kara trenler… Dağları bölen, nehirlerle yarışan, köprülerden geçen, agaçları selamlayan, cocuklara el sallayan, güne bakanlara göz süzen, geçmişin hüznünü, geleceğin umudunu yaşatan, yolcularına yepyeni dostluklar hazırlayan kara trenler var bir de.

Uçak değil, tren olmak istiyorum. Böylece ruhum benden hiç ayrılmaz. Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık. Aceleye ne gerek var?

Hayat yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavaş…
Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, basarı da. Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda…

Gökyüzü ve sen..

Bakıyorum da karşıma bir akşamüstü, şehrin tepesinden aşağı , karşımda işte şimdi, savunmasız ve saklı haliyle. Bir semt, bir mekân, birkaç insandan ibaret değil bu kez. Koca bir yer var gözlerimin önünde ve koskoca bir gökyüzü var, şekillenen düşüncelerimle. Güneş mesaisini tamamlamış, mutlu mesut inzivaya çekmiş kendini. Dağların ardında, yarınki hazırlığını yapacak. Aldığı emir ile coşkuyla yarın yine tüm ışıklarıyla göz kamaştıracak. Ardında renkler bırakmış. Mevsimde yaz malum ve en sıcak günlerinden biri bugün.

Belli ki bulutlarda bugün izinli. Şehirden çıkıyorum göğe doğru. Yıldızlar tek tek gösteriyor kendini . Kimi yakında, kendinden emin ve parlak, kimi de uzak ta biraz çekimser ama çatlak. Yarım kalmış ay bugün ama memnun halinden. Tam şehrin üstünde, bulutsuz bir günde kapmış başrolü.

Siliyorum şehri tablodan, sonsuz gökyüzündeyim bir an. Berrak, temiz, huzurlu tamamı ve ben içindeyim işte. Gözüm kayıyor bir yıldızla birlikte ve aşağıya şehre doğru iniyorum yeniden. Işıklar şenlenmeye başlamış bile. Zaten hareket halindeki şehir biraz daha canlanmış. Günün getirdikleri bir yana bırakılmak üzere çekiliyor insanlar sığınaklarına. Bakıyorum ve görüyorum bir bir herkesi.

Şu evde bir çocuk ağlıyor, anne babası kavga ediyorken diğer odada. Bak sağdaki evden kahkahalar yükseliyor, belli ki hoş bir sohbet var. Soldaki tabutu gördün mü ve başında ağlayanları, Allah günahlarını affetsin, iyi bilinirdi mutlaka. Kavga ediyorlar bak şu sokakta, kim bilir ne saçmadır sebep, bilseler kavga boşuna. Tepinenleri görüyor musun öte yanda, vur patlasın çal oynasın, var mı ötesi şimdi size göre. Kim bilir belki bir düğün belki değişiklik amaç işte. Âşıkları görüyor musun, bankı mesken bilmişler; belli ki kaçamak bunlar doyamıyorlar birbirlerine el ele, göz göze, sarmaş dolaşlar. Aaaa bir bebek ağlıyor, yeni gelmiş dünyaya. Biraz ürkek ve şaşkın tabii. Ağlama güzel bebek hoş geldin aramıza. Ah canım bak mesaisi bitmemiş, evde olmayı hayal ediyor bak. Üzülme dostum bu geçicidir bu çalışmak.

Ve daha niceleri. Ne olaylar yaşanıyor şimdi an an. Bazısı hiç unutamam dediğimiz, bazısı da değerini bilmediğimiz anlar eskitiliyor. Ölenler doğanlar, kazalar düğünler, savaşlar barışlar, kahkaha ve gözyaşları yükseliyor göğe doğru. Birinin eli göğe uzanmış aman diliyor, biri unutmuş nedenini amaan diyor. Kötüler iyiler, yeniler eskiler, komediler ve trajediler. Bazısı da arada kalmış trajik komikler ve birde bugünü unutup, geçmişi geleceğe çarpıp hesap edenler.

Çıkmıyorum da şehirden, göğe bakıyorum yeniden ve bu kez bütünü alıyorum karşıma. Rüzgâr esiyor ılık ılık ve şükrediyorum. İşte bütün benim. Ve bütünün içindeyim.

O olmazsa yaşayamam..

O olmazsa yaşayamam
O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle O daha az sever seni,
Senin O’nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini…
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim.” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak…