Ölemiyorum Bile…

Şişirip yelkenleri, açılma vaktin gelmiştir denize. Bilirsin ki ne fırtınalar, ne deli dalgalar beklemektedir seni. Korkarsın, terk edemezsin limanı, bir köşesine sığınırsın. Kabullenmesen de artık aşk bitmiştir, İşte son bu…

İçin hep hüzün doludur, bir türlü kabullenemezsin bittiğini. Gözlerinin içine bakıp seni seviyorum demesini beklersin. O sözler hiç çıkmayacak o dudaklardan bilirsin. Yinede umudun yeşildir, İşte hayal bu…

Gururlusundur, istenmediğin yerde durmazsın. An olur ki ne olur bitmesin dersin. Bu sözlerin dudaklarından nasıl çıktığına kendin bile inanamazsın. Oysa o yüzüne bakıp sadece gülümser, İşte acı bu…

Ondaki sıcaklığı kimsede bulamayacağını düşünürsün. Kimse onun gibi gülemez, onun gibi dokunamaz dersin. Ve kimseyi onun kadar sevemeyeceğini bilirsin. Kahredip başını eğersin önüne. İşte hüzün bu…

Nefes alamaz hale gelirsin, daralır için. Bir kaç saatlik derin bir uykuya hasretsindir. Bilirsin ki gözlerini kapasan da terk etmeyecektir hayali. Atarsın gecenin kollarına kendini, İşte huzur bu…

Ondan gelecek tek bir haberi umutsuzca beklersin Bir de beklemek ölüm gibi gelir insana böyle zamanlarda. Aslında ölüm fikride garip değildir artık sana. Geri dönerse diye ölemezsin bile, İşte sabır bu…

Hayat devam ediyordur ama her şey yarımdır, hep bir yanın eksik. Yüreğin eskisi gibi atmayacaktır, başka aşklarsa seni kandırmayacaktır. O başkalarıyla, mutlu bir hayatı yaşıyor olsa da, yine de sevginden vazgeçemezsin. İste aşk bu…

Boshwer, hep aynı masaL. “Hayat ve Ben” işte hepsi bu kadar…

Seni sana yazdım..

Zamanın gözbebeklerinden yuvarlanıp seni “sana” yazdım dün gece. Oysa yarın erken kalkacaktım. Göğsünde dikenleri taşıyan rüzgarların saçlarını yıkayacaktım gözyaşlarımla. Sütten yeni kesilmiş dağ ceylanlarını sabah ezanında uyandıracaktım. Uyumalıydım aslında. Kirpiklerim, uykuya hazırdı oysa. Ama ben seni düşündüm yıldızların siyahı giyindiği gecenin dar vakitlerde. Uykusuzluğumu taş dibeklerde dövüp ben seni ” sana ” yazdım dün gece. Yüreğimi kalem bilip sevdamı bıraktım mürekkebin sıcak koynuna. Yürek luğatindeki tüm kelimelerimle bir bir seni anlatmaya çalıştım. Seni ” sana ” yazdıkça , gözlerin parmak uçlarımı okşuyordu sanki. Dur durak bilmiyordum. Kalemin ucundan mürekkep değil bembeyaz yüreğinin mavi denizlerine “ben” akıyordum sanki…

Hatırlar mısın gülüm, seni sevdiğim zamanları. Gözlerini ilk gördüğümde; güneş, nadasa bırakılmış toprağa ekiliyordu. Yıldızlar, gecelere bir gelin edasıyla birer birer seriliyordu ” seni” yüreğime ördüğümde. Güneş, toprağa; gece, karanlığa; kelebekler, bahara ve ben sana sevdalıydım. Utangaç yanaklarına uzanıp gözlerimi pamuksu düşlere kapatmıştım. Sesin, hoyrat meltemlerin sarıldığı deniz kadar ılıktı. Dokunmaya bile kıyamadığım bir yürektin sen. Her gece uyurken gözlerine cicekleri taşırken gözbebeklerini inciteyeceğim diye korkardım. Gözlerinin içine bakmaktan çekinirdim. Her baktığımda buz dağının güneşin karşısındaki erimesi gibi gözlerindeki umut tanelerinin de erimesinden korkardım.

Bilirsin, ellerim küçüktür benim. Küçük ellerime düşleri giydirip yüreğinin resmini çizdim gökyüzüne. Alnındaki ince cizgileri işledim bulutların narin gözlerine.. Oysa irin toplamış acıları soğuk kaldırımlarda dövmekte usta olan ellerim, yüreğinin resimini gökyüzü tuvaline yapamayacak kadar acemiydi. Oysa alnındaki ince çizgileri bulutların gözlerine işlemekten aciz ve bir o kadar kabaydı…Gözlerini, suya; yüreğini semaya yazdım.Küçük ellerimle nasıl çizdim bilmiyorum ama dün gece seni ” sana ” yazdım.

Seni ” sana ” yazdığımda sen uyuyordun. Ay ışığı saçlarına beyazları giydirmişti.. Kangren gece, kirpiklerine yaslanıp delicesine umudu soluyordu.. Avuç içlerinde, rüzgarla olan kavgalarını bir türlü bitiremeyen hayırsız fırtınalar sabahın geceden ayrılışını bekliyordu. Oysa senin olan bitenden haberin yoktu. Sen, gül kokulu Melek’lerin omuzlarına göğsünü dayayıp sanki Cenneti soluyordun yatağında. Mavi denizler, karakışlara gelin gitmiş baharların tozlu dudaklarını yıkıyorlardı o masum gözlerinde. Önünde eğilip yüreğinin soluk alışını izledim.. Öyle duruydu ki gözlerin, öyle ılıktı ki nefesin; senden habersiz her nefes alışında nice yetim kırlangıçlar sıcak iklimlere kanatlanıyordu. Yağmurun toprağa düşerken nabzı atmıyordu.. Çünkü sen uyuyordun. Sen hulyalarda Cenneti soluyor ve huzur şehirlerini bulutların üzerinde izliyordun.. Hiçbir sey bu güzelliği bozmamalıydı.. Ve karanlık sırf sen uyanmayasın diye cığlıklarını yüreğine gömüp dudaklarını kanatarak yeni günün doğumuna sessizce tanıklık ediyordu…

Birazdan zaman; yeni doğacak sabahın, arsız karanlığın esaretinden kurtulup özgürlüğüne kavuşma çığlıklarına gebe kalacaktı. Güneş, perdelerine eğilip baharın umutlarını fısıldayacak. Saçların, bir karanfil kadar güzel kokacak. Ve ben bir nefes kadar yakında seni izliyor olacağım. Zannetme ki, yanındayım. Ben, senin tarafından sevilmenin verdiği güçle, yeni filizlenmiş ciceklerin dallarını kıran fırtınalara kafa tutacağım. Uykusunu almış ceylanları uyandırıp senin gül desenli yanaklarına salacağım. Ve avuç içlerinin terine kıyamadığım için rüzgarın peşine düşüp yüreğine ılık meltemleri yollayacağım. Ve akşam olup sen uyuduğunda ben senin yüreğine geleceğim. Dün gece kaldığım yerden seni ” sana ” yazmaya devam edeceğim..

Birisini tapmak…

Tapmak…

Sözlük anlamı: “Tanrı diye tanımak, kulluk etmek; tutku ile sevmek, bağlanmak.”

Aslında ne kadar çok anlamlar ve ne kuvvetli duygular uyandırır bir insanın kalbinde ve beyninde bu kelime….

Tapmak…Birisine tapmak….

Ya da birisi veya birileri tarafından tapılmak…

Oscar Wilde, “Dorian Gray’in Portresi” adlı romanında, bu kelimeyle ilgili, “Keyfin ne demek olduğunu biliyorum ben: Birisine tapmak…Evet, bu tapılmaktan iyidir, tapılmak can sıkıcıdır…” der.

Siz olsanız hangisini tercih ederdiniz?

Birisine tapmak mı? Yoksa birisi veya birileri tarafından tapılmak mı?

Günümüzde çoğu insanın tapılmayı tercih edeceğini düşünüyorum her ne kadar Oscar Wilde bunun can sıkıcı olduğunu düşünse de…

Tapılmak can sıkıcı olsa bile, tapmak genelde acı verici ve karşılıksız olarak düşünülen bir kavramdır.

Çünkü birisine tapmak demek, onu bir ilah, bir Tanrı veya Tanrıça olarak görmek demektir….

Bu ilginç bir metafordur, ama Oscar Wilde birisine tapmanın gerçekten de keyif verici olduğu konusunda ısrarlıdır…

Bir insana taptığınızda, onu göremezsiniz ama hayalinizde yaşatırsınız…

Bir insana taptığınızda, ona yakın olamayabilirsiniz, ama soyut olarak onu kendinize çok yakın hisseder, dahası, tüm dünyanızı onunla doldurursunuz…

Bir insana taptığınızda, ona yüklediğiniz anlamlardan oluşan değerli bir imge oluşturursunuz; ve bu imgeyi seyrederek, onu düşünerek, onu hayal ederek, onu yaşayarak; bu yaptıklarınızdan “haz alma” hissine sadece siz sahip olursunuz…

Sadece sizin sahip olacağınız bir hissi yaşamak bile, gerçek bir keyiftir denebilir…

Sigaradan, alkolden, kısa zamanlı gönül ilişkilerinden ve anlık paylaşımlardan elde edilebilecek bir keyif değildir bu; çünkü bu keyfin kaynağı size aittir, size özeldir…

Siz ne düşünürsünüz bilmem ama, bence bir insana tapmak her insanın yapamayacağı ve gerçek hazzın yaşanabileceği tek şeydir…

Çünkü tapan insan yaşayabilir bu keyfi, bu eşi bulunmaz hazzı…

Bir de tapılmak var, madalyonun diğer yüzünde…

Bir insan size tapıyorsa, siz sadece o insan için özelsinizdir…

Bir insan size tapıyorsa, o bundan zevk alırken, siz bir o kadar rahatsızlık duyabilir, hatta bu “tapılma” olayını görmezden gelmek isteyebilirsiniz…

Bir insan size tapıyorsa, bazen buna şaşırır, sonra sevinir, sonra kabul edersiniz…

Ve sonraları da, size tapan bu insanın bir gün hayatınızdan çıkıp gitme korkusuyla, paranoyaları ve şüpheleriyle örülmüş bir ağ içine giriverirsiniz…

Başlarda tapılmak güzel gelebilir ama sonraları siz de bir insana tapmayı isteyebilirsiniz… Çünkü belli bir süre sonra can sıkıcı olur başkasının size tapması; sizin için en olmayacak şeyleri yapması; ve o tüm bunları yaparken sizin varlığınızın bir imge olarak sadece onun dünyasının bir parçası olması….

Bir insana taptığınızda….Onun tutsağı olabilirsiniz; çünkü bir insana tapmak demek onu tutku ile sevmek demektir…

Tutku ile aşk arasındaki fark ise; tutkuda sizin, aşkta ise onun önemli olmasıdır…

Madem bir insana tapmak, ona tutku ile bağlanmak demek; ve bu denklem içinde önemli olan sizsiniz; söylesenize…bundan daha güzel bir keyif var mıdır?

Bir insana tapıyorsunuz….

Onu kendi dünyanızda istediğiniz gibi görüyor ve yaşıyorsunuz… Aşktan daha kuvvetli bir duygu olan tutkuyu en ateşli haliyle yaşıyor ve önemli olan taraf siz oluyorsunuz. Dahası, acı çekiyorsunuz, yalnız hissediyorsunuz, hiç olmadık hayaller kuruyorsunuz ama tüm bunlardan zevk alıyorsunuz… Keyif alıyorsunuz…

Aynı kitapta, Oscar Wilde ilginç bir şekilde şu ifadeyi kullanır: “Bir hevesle sonsuz bir aşk arasındaki tek fark, hevesin biraz daha uzun sürmesidir.”

Evet, karşınızdaki insana karşı hissettikleriniz ister bir heves olsun ister sonsuz bir aşk; her ikisi de eninde sonunda bitecektir…

Ama, birisine tapmak… Siz ne düşünürsünüz bilmem ama, bence yaşamınızın sonuna kadar sürebilecek tek gerçek keyiftir…

Bir insana taptığınızda, onu göremezsiniz ama hayalinizde yaşatırsınız…

Bir insana taptığınızda, ona yakın olamayabilirsiniz, ama soyut olarak onu kendinize çok yakın hisseder, dahası, tüm dünyanızı onunla doldurursunuz…

Bir insana taptığınızda, ona yüklediğiniz anlamlardan oluşan değerli bir imge oluşturursunuz; ve bu imgeyi seyrederek, onu düşünerek, onu hayal ederek, onu yaşayarak; bu yaptıklarınızdan “haz alma” hissine sadece siz sahip olursunuz…

Razı mısın…

evinin seni içine sıgdıramayacak kadar dar oldugunu
fark edeceksin…
sokaga firlayacaksın…
sokaklar da dar gelecek…
tıpkı vücudunun yüregine dar geldigi gibi…
ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl
gökyüzü…
kendini tasıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir
yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin…
birileri sana bir seyler anlatacak durmadan…
“önemli olan saglık.”
“yasamak güzel.”
“bos ver, her sey unutulur.”
sen hiçbirini duymayacaksın…
göz yaslarından etrafı göremez hale geleceksin…
ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az
sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok
seveceksin…
hep ondan bahsetmek isteyeceksin…
“ölüme çare bulundu” ya da “yarın kıyamet
kopacakmıs” deseler basını
kaldırıp “ne dedin?” diye sormayacaksın…
yalnız kalmak isteyeceksin…
hem de kalabalıkların arasında kaybolmak…
ıkisi de yetmeyecek…
geçmişi düşüneceksin…
neredeyse dakika dakika…
ama kötüleri atlayarak…
onunla geçtigin yerlerden geçmek isteyeceksin…
gittigin yerlere gitmek…
bu sana hiç iyi gelmeyecek…
ama bile bile yapacaksın…
biri sana içindeki acıyı söküp atabilecegini
söylese,kaçacaksın…
aslında kurtulmak istedigin halde, o acıyı
yasamak için direneceksin…
hayatının geri kalanını onu düsünerek geçirmek
isteyeceksin….
aksini iddia edenlerden nefret edeceksin…
herkesi ona benzetip…
kimseyi onun yerine koyamayacaksın…
hiçbir sey oyalamayacak seni…
ılaçlara sıgınacaksın…
birkaç saat kafani bulandiran ama asla onu
unutturmayan.
sadece bir müddet buzlu camın arkasından
seyrettiren…
bütün sarkılar sizin için yazılmıs gibi
gelecek… bogazın dügümlenecek,
dinleyemeyeceksin…
uyumak zor, uyanmak kolay
olacak…
sabahı iple çekeceksin…
bazen de “hiç günes dogmasa” diyeceksin…
ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler…
ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin…
belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne
çıkana sarılmak isteyeceksin
nafile…
düsüncesi bile tahammül edilmez gelecek…
rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istedigin…
her sıçrayarak uyandıgında onun adını söyledigini
fark edeceksin…
telefonun çalmasını bekleyeceksin…
aramayacagını bile bile…
her çaldıgında yüregin agzina gelecek…
aglamaklı konusacaksın arayanlarla…
yüregin burkulacak…
canın yanacak…
bir daha sevmemeye yemin edeceksin…
hayata dair hiçbir sey yapmak gelmeyecek içinden…
onun sesini bir kez daha duymak için yanıp
tutusacaksın…
defalarca aradıgi günlerin kıymetini bilmedigin
için nefret edeceksin…
yasadıgın sehri terk etmek isteyeceksin…
onunla hiçbir anının olmadigi bir yerlere gidip
yerlesmek…
ama bir umut…
onunla bir gün bir yerde karsılasma umudu…
bu umut seni gitmekten alıkoyacak…
gel gitler içinde yasayacaksın…
buna yasamak denirse…

****
razı mısın bütün bunlara…?
hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye
işte o zaman aşık olmaya hazırsın demektir …

Özlemeyi özle…

Olması gerektiğinden biraz daha ağırım şimdi. Biraz daha yağmurda ıslanmış, üşümüş gibi. Yorgun ve garip olan bu akşamda döküyorum bu kağıda yalnızca sana kalan son sözlerimi. Bir daha asla konuşmayacağım seninle. Umarım gelirsin, umarım anlarsın yaptığın hatayı. Amacım seni süründürmek değil, yaptığın hatayı bir daha yapmamanı sağlamak. Benim defterim kapanmıştır çünkü artık. Bir kez daha açılması mümkün değildir. Herkese büründüğüm o maskeyle senin de karşına çıkmam çok da zor değil inan. Çevremde beni seven herkese ben üzülmüyorum iyiyim numarası yaparken, hiç tanıyamadığım sana mı yapamayacağımı zannediyorsun. Açta kulağını iyi dinle o zaman. Pişman olacaksın. Pişman olacaksın beni bu kadar üzdüğüne. Belki benim yüzümden değil, ama türlü sebeplerden pişman olacaksın. Çünkü sen busun. Bunu hep yapacaksın. Hep kontrollü yaklaşacaksın, hep kontrollü seveceksin.
Aşk ne demek bilmeyeceksin hiçbir zaman. Hissetmeyeceksin o risk alıcı duyguyu. Aşk, tüm riskleri göze alabilmektir. Aşk, düşü gerçekte,gerçeği de düşte yaşayabilmektir. Aşk, yakaladığın anda kaybetmekten korktuğun tek şeydir. Seni, kaybetmek duygusu bile derinden yaralarken, onun için her fedakarlığı yapabilmektir aşk. Aslında formülü basittir. Bir oyundur, bir stratejidir. Ne bulunduğun yerde ol, ne de olduğun yerde bulun. Tek olay bu. Bunu yapabildiğin an, aşkın güzellikleriyle tanışır hislerin. Aşkın güzelliğiyle yeniden doğarsın sanki. Yüzüne gülümseme yayılır, hiç kapatamazsın ki ağzını. Ağzını açık tuttuğunda aşkın her damlasını daha fazla içine çekmiş zannedersin kendini. Daha fazla senin gibiymiş gibi.
Ama aşkı formülüne göre oynamazsan, benim gibi olursun işte o zaman. Benim gibi boynu bükük, yazı yazma peşinde koşan bir yazar olursun yalnızca. Aşkı bucak bucak arayan, bulduğu anda da kaybetmeye meyilli bir yazar. Onun için aşkım; özlemeyi özle her zaman ve özlen özlenebildiğin kadar…
Bundan sonra sana söyleyebileceğim tek cümle, bir insanın değerini yalnızca karşıdaki insan belirler ve değersizmişsin ama çok değer vermişim…

Seni sana yazdım…

Zamanın gözbebeklerinden yuvarlanıp seni “sana” yazdım dün gece. Oysa yarın erken kalkacaktım. Göğsünde dikenleri taşıyan rüzgarların saçlarını yıkayacaktım gözyaşlarımla. Sütten yeni kesilmiş dağ ceylanlarını sabah ezanında uyandıracaktım. Uyumalıydım aslında. Kirpiklerim, uykuya hazırdı oysa. Ama ben seni düşündüm yıldızların siyahı giyindiği gecenin dar vakitlerde. Uykusuzluğumu taş dibeklerde dövüp ben seni ” sana ” yazdım dün gece. Yüreğimi kalem bilip sevdamı bıraktım mürekkebin sıcak koynuna. Yürek luğatindeki tüm kelimelerimle bir bir seni anlatmaya çalıştım. Seni ” sana ” yazdıkça , gözlerin parmak uçlarımı okşuyordu sanki. Dur durak bilmiyordum. Kalemin ucundan mürekkep değil bembeyaz yüreğinin mavi denizlerine “ben” akıyordum sanki…

Hatırlar mısın gülüm, seni sevdiğim zamanları. Gözlerini ilk gördüğümde; güneş, nadasa bırakılmış toprağa ekiliyordu. Yıldızlar, gecelere bir gelin edasıyla birer birer seriliyordu ” seni” yüreğime ördüğümde. Güneş, toprağa; gece, karanlığa; kelebekler, bahara ve ben sana sevdalıydım. Utangaç yanaklarına uzanıp gözlerimi pamuksu düşlere kapatmıştım. Sesin, hoyrat meltemlerin sarıldığı deniz kadar ılıktı. Dokunmaya bile kıyamadığım bir yürektin sen. Her gece uyurken gözlerine cicekleri taşırken gözbebeklerini inciteyeceğim diye korkardım. Gözlerinin içine bakmaktan çekinirdim. Her baktığımda buz dağının güneşin karşısındaki erimesi gibi gözlerindeki umut tanelerinin de erimesinden korkardım.

Bilirsin, ellerim küçüktür benim. Küçük ellerime düşleri giydirip yüreğinin resmini çizdim gökyüzüne. Alnındaki ince cizgileri işledim bulutların narin gözlerine.. Oysa irin toplamış acıları soğuk kaldırımlarda dövmekte usta olan ellerim, yüreğinin resimini gökyüzü tuvaline yapamayacak kadar acemiydi. Oysa alnındaki ince çizgileri bulutların gözlerine işlemekten aciz ve bir o kadar kabaydı…Gözlerini, suya; yüreğini semaya yazdım.Küçük ellerimle nasıl çizdim bilmiyorum ama dün gece seni ” sana ” yazdım.

Seni ” sana ” yazdığımda sen uyuyordun. Ay ışığı saçlarına beyazları giydirmişti.. Kangren gece, kirpiklerine yaslanıp delicesine umudu soluyordu.. Avuç içlerinde, rüzgarla olan kavgalarını bir türlü bitiremeyen hayırsız fırtınalar sabahın geceden ayrılışını bekliyordu. Oysa senin olan bitenden haberin yoktu. Sen, gül kokulu Melek’lerin omuzlarına göğsünü dayayıp sanki Cenneti soluyordun yatağında. Mavi denizler, karakışlara gelin gitmiş baharların tozlu dudaklarını yıkıyorlardı o masum gözlerinde. Önünde eğilip yüreğinin soluk alışını izledim.. Öyle duruydu ki gözlerin, öyle ılıktı ki nefesin; senden habersiz her nefes alışında nice yetim kırlangıçlar sıcak iklimlere kanatlanıyordu. Yağmurun toprağa düşerken nabzı atmıyordu.. Çünkü sen uyuyordun. Sen hulyalarda Cenneti soluyor ve huzur şehirlerini bulutların üzerinde izliyordun.. Hiçbir sey bu güzelliği bozmamalıydı.. Ve karanlık sırf sen uyanmayasın diye cığlıklarını yüreğine gömüp dudaklarını kanatarak yeni günün doğumuna sessizce tanıklık ediyordu…

Birazdan zaman; yeni doğacak sabahın, arsız karanlığın esaretinden kurtulup özgürlüğüne kavuşma çığlıklarına gebe kalacaktı. Güneş, perdelerine eğilip baharın umutlarını fısıldayacak. Saçların, bir karanfil kadar güzel kokacak. Ve ben bir nefes kadar yakında seni izliyor olacağım. Zannetme ki, yanındayım. Ben, senin tarafından sevilmenin verdiği güçle, yeni filizlenmiş ciceklerin dallarını kıran fırtınalara kafa tutacağım. Uykusunu almış ceylanları uyandırıp senin gül desenli yanaklarına salacağım. Ve avuç içlerinin terine kıyamadığım için rüzgarın peşine düşüp yüreğine ılık meltemleri yollayacağım. Ve akşam olup sen uyuduğunda ben senin yüreğine geleceğim. Dün gece kaldığım yerden seni ” sana ” yazmaya devam edeceğim..

Kırılma noktası…

Yokuş aşağı bir yolda, yolun eğimine bırakmış kendimi ilerlerken, Eylül hüznüyle üşüyor yüreğim ve git gide solan bir maviye benziyor hayat…

Kısa ve öz bir bildirge son sayfada…
Bildiren kimliği, bilgilendirmiş sayıyor kendini…
Ve bilgilenmiş farzediyor bildirilen kimliği…

Yan yana düşmüş ve sahipsiz bir kaç kelime, boş bir sayfanın iki satırında ince bir sızı gibi asılı dururken, sessiz bir film gibi akıp gidiyor hayat, sahneler arasındaki kopukluk anlaşılamadan…

Kaç kelime içimize hapsedilmiş sorulara yanıt olabilir ki?

İnadına bir çözümsüzlükle, faili meçhul bir cinayet dosyası gibi tozlu raflara kaldırıldığında aşk; iğreti kalıyoruz…

Muhatabı olmayan her söz kadar anlamını yitiriyor ve şahitsiz kalıyor hayat…
Yakamızı bırakmayan bir eksiklik duygusu…
Hiç bir yere not düşülmüyor artık hiç bir söz…

Yaşamaktan daha zorlu bir sınav yokken, hangi not belirler, tekrarı olmayan bu sınavdaki başarıyı?

Barikatlar kurulsa da yollar üstüne, ölümün ölümsüzlüğüne uzanıyor bütün yollar…
Bir siper ardına saklanıyor kaçak yolcu…
Baştan sona yazılamıyor hiç bir masal…
Her masal biraz eksik ve biraz yarım…
Bir yıldız kayıyor…
Bir kahraman eksiliyor masalımızdan…
Ve her ölüm, kendi ölümsüzlüğünün destanını yazıyor…

…..

Bir avuç hayal, nafile umutlar gibi akıp gitti hayatımızdan…
Parça ve bölüktü…
Kırık bir aynaya bakar gibi baktık…
İnandık ona da, her yalan gibi…
Kırılma noktasını çoktan aşmıştık…
Vazgeçilmiş ve tuz-buzken her şey …
Daha fazla kırılamazdık…

Hangi düşten daha gerçektik?

Yaralarımız kadar emin olduk geçmişin gerçekliğinden…
En çok anımsadığımız, en derin yarayı bırakandı…
Her ulaşılamayan kadar sevdik ulaşılmayanımızı…
Ve sonra anladık ki;
Bir gölge oyunuydu aslında hayat…
Düşlediklerimiz düşlediğimiz kadar var oldular…
İzin verdiğimiz kadar yaralayabildiler…
Daha ötesine güçleri yetmezdi…
……..

Susuz bir yazın kuruttuğu, solan bir bahçede, en coşkulu yeşilin izlerini ararken gözlerim, inadına güzün kokusu siniyor üstüme üstüme…