Ruhumuzla buluşmak..

Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.

Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyor ve sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar.

Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor; “hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? “

Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki; “çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetismesini bekledik…”

Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı, niye mutlu olmayı beceremediğimizi, niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve “niye” ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor İnkalar’ın yaşlı torunu.

Çünkü bu aptal hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz. Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa bir sola saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla, biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz… Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Sanıyoruz ki cok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız.

Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi? Çevremiz de kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hic kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur. Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki?

Evet, önce göz görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim… İşte bu yüzden icimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz. İşte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp,çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz… Gerçekte hIz çağında yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki, ne işe , ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük. Sevmeye bile vaktimiz yok bizim. Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor. İşlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz yok işte!

Bence doğanın kara bir laneti bu. Biz ondan uzaklaştıkça, o da bizden bütün zamanları çalıyor. Milan Kundera “yavaşlık” adlı kitabında; ”yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur” diyor.

Telefon hızlılık mesela, konusulanları, söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık, hep vardır ve hep hatırlatır. Ben kendi adıma her zaman yavaşlıktan yanayım. Mesela uçaklardan hiç hoşlanmam, yeni bir şehre, yeni bir iklime hazırlanmaya, hatta hayal kurmaya bile vakit bırakmıyor bana ”Küt” diye başka bir hayatın içine giriveriyorum. Ve en kötüsü de dönüşler, daha ayrılığın hüznünü bile yaşamadan İstanbul’da olmak sahiden de cok tatsız. Tabii ki ruhumun beni terk edip oralarda kalması da cok normal. Oysa trenler karanlık geceyi yırtan keskin düdüğü, uykuda olanlara yolculuk düşleri gösteren kara trenler… Dağları bölen, nehirlerle yarışan, köprülerden geçen, agaçları selamlayan, cocuklara el sallayan, güne bakanlara göz süzen, geçmişin hüznünü, geleceğin umudunu yaşatan, yolcularına yepyeni dostluklar hazırlayan kara trenler var bir de.

Uçak değil, tren olmak istiyorum. Böylece ruhum benden hiç ayrılmaz. Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık. Aceleye ne gerek var?

Hayat yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavaş…
Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, basarı da. Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda…

Gönlüm sus..

Sus gönlüm !! Sebepler var edilinceye kadar.Bahaneler oluşuncaya,birbirimizin nasibi oluncaya kadar sus…

Sus gönlüm.Çok dile getirme.Sen dile getirdikçe gönlün daha da coşuyor,daha meraklanıyor ve beklemek daha da zorlaşıyor.
Sus gönlüm.Çok laf etme.Az söyle ki işimiz olgunlaşsın.Az söyle ki Hakka karşı yanlış kelam çıkmasın.
Sus gönlüm.Bir elif miktarı sus.Az kaldı bahara.Dayan gönlüm.Denizin içinde meydana gelen görünmeyen dalgalar gibi yüreğin biliyorum.Beklemekten başka çare olsaydı,seni durdurmazdım…İnan bana…Ama yok.Başka çare yok.Unutma ki ilaç bile beklemeden tesir etmez,çiçek bile vakti gelmeden önce açmaz…
Sus gönlüm.Bu kışın bahara dönünceye kadar.Bu gece gündüz oluncaya kadar.Uzak yollar yakınlaşıncaya kadar.Bu sıkıntının ardından ferahlık gelinceye kadar.Ve yüzümüz vuslat gözyaşlarıyla ıslanıncaya kadar sus…
Sus gönlüm.Seni senden daha iyi bilen Rabbinin hükmü vuk’u buluncaya kadar.Senin nasibin sana ulaşıncaya kadar,ulaşmayanlarınsa senin nasibin olmadınığını anlayana kadar sus…
Sus gönlüm.Onun geleceğini görünceye kadar.Acının bala dönüştüğünü farkedinceye kadar.Onun gönlünün senin gönlüne muhabbet düğümüyle bağlandığını görünceye kadar.
Sus gönlüm.Sebepler var edilinceye kadar.Bahaneler oluşuncaya,birbirimizin nasibi oluncaya kadar sus.
Sus gönlüm.Bütün bu susmalarına karşılık her şeyin hayırlısının olacağına inanarak sus.
Sus gönlüm.Her susuşun bir cevap olsun.Her susuşun,sabrın olsun.Her susuşun,duan olsun.İçten yakarışının adı olsun,susuşun.Bekleyişinin.umut edişinin,inancının,sevdiğinin vurgusu olsun,susuşun…

Gitme kal sevgilim..

Dur ne olur gitme yüreğimden Dur ne olur bile diyemeden gittin..Şimdi bilmem kaç zaman sürer bu ayrılığa alışmak..Belki biraz canım yanacak*ilk başlarda kabullenemeyeciğim*zor gelecek nefes almadan yaşamak..

Sen hiç bilmedin nefesim olduğunu*söyleyemedim ki..Nefesimsin diyemedim ki*Şimdi sana kal gitme diyebileyim.Alışmıştım her sabah sesinle uyanmaya*sesimle uyandırmaya..sesini duyunca günüm bir başka güzel oluyor demiştin ya ben her sabah senden önce uyanıpta seni aramaya alıştırmıştım kendimi.

Geceleri olurda rüyalarında görürsün diye geç saatlere kadar telefon sohbetlerini nasıl unuturum şimdi.offf içim daralıyor düşündükçe sensiz geçecek günleri*sesinden yoksun geceleri..alışmak mı çok zor..sevgi aldatmaz ama ya seven aldatırsa demiştin ya ben seni hiç aldatmadım ki sevdiğim.

peki şimdi neden bu zamansız gidişin bu yürekten.yokluğunda atarmı bu yürek*nefes alırmı bu beden sanıyorsun.Sensiz bir hayatı istemiyorum*seni zor buldum bu kadar kolay kaybetmek istemiyorum ne olur ne olur gitme yüreğimden.kal eskisi gibi…
uzakta ol ama çıkma bu yürekten sesini duymaktan mahrum etme beni.sevdiğini söyleme*özlediğini söyleme arada bir de olsa aşkım*canım*hayatım derdin ya onuda deme istemem yeter ki gitme bu yürekten.

Sevdiğim*nefesim*biricik sevgilim gitme diyebilseydim bunları söyleyecektim…Keşke gitme diyebilseydim gitme*gitme*GİTME KAL BU YÜREKTE……

GİTME NE OLUR BIRAKIP GİTME
SENSİZ YAŞAYAMAM BEN BÖYLE
GİTME NE OLUR BIRAKIP GİTME
BİR ÖMÜR BOYU YAŞAYAMAM BÖYLE…

Ben siyahı tanıyorum..

Teşekkürler Tanrım… Dünyayı cennetinden koparıp varettiğin için…

Teşekkür ediyorum bizlere güzel estetik bedenler verdiğin için… Bizlere yaşamı algılama gücü verdiğin için. Ve şükrediyorumki yarattığın bütün güzellikleri görebiliyorum…

Onların seslerini duyabiliyorum…
Peki neden benden alıp onlara vermedin???

Ne zaman yolarda elinde beyaz bastonuyla gezen kırgın insanlar görsem gözlerim dolar…

Ağlarım ardı sıra… Ağlarım hemde içimden geldiğince…
Ölürüm….. Ağlarım… Kurtulamam… Düşünürüm… Ağlarım… ve yeniden…

Düşündükçe ölürüm… İçimi acıtır… Beni benden alır…
Yaşarken ölmektir önümde gideni hissetmek…

Beyaz ne demek? Yeşil ne demek? Güzel olan nedir?
Renk nedir? Ben siyahtan başka bi renk bilmem. Uzun nasıl kısa? Çirkin ne demek?

Ben görmedimki? Ben hiç! Hiç görmedim…
Kuşlar nasıl? Ağaçlar nasıl? Yaprak ne? Ne renk? Ben sİyahı tanıyorum. Başka renk görmedim…

Ben nasıl biriyim? Yakışıklımıyım? Yakışıklı ne demek? Ben kendimi hiç görmedim. Bana beni anlat…
Ben yürürken cok garip sesler duyuyorum. İnanılmaz… Korkuyorum çogu zaman. Bu sesler arabalarınmış.

Çokmu büyükler? Tekerlekleri varmış. O ne demek? Ben siyahtan başka bişey görmedim.. Otobüse bindiriyorlar beni…

Herkes biniyomuş. Ben nasıl bişeye biniyorum?

Bindiğim şeyin nasıl bi yapısı var? Bunca kişi nasıl biniyor?
Ben hiç resim görmedim… O ne demek? Fırça ne? Unutmuşum renklerden oluşuyor galiba… Resimlerde siyahmı?

Ben siyahtan başka bişey görmedim…

Kadınlar nasıl? Güzelmi? Güzel ne demek? Saçları uzunmuş öyle dediler. Bir de sarı saçlar. Sarı nasıl? Güzelmi? Güzel ne demek?
Ben saçlarıma dokunuyorum. Uzayınca bende kadınamı benziyorum?

Müziğin sesi çok güzel. Oda bizim gibimi? Ben neden öyle sesler cıkartamıyorum? Gitarmı?

Bu ses ondanmı geliyor? Gitar nasıl anlatsana… Ne renk odamı siyah?
Ev nasıl bi yer? Ben nerde yaşıyorum? Etrafımda neler var? Nerde yürüyorum?

Ben önümde ne var bilmiyorum… Ya bir delik varsa? Ya ben oraya düşersem?
Ben her düştüğümde bi parçam orda kalıyor…

Sert bişeye dokunuyorum. Kare şeklinde. Kare ne demek? Adı televizyonmuş. İçinde insanlar varmış. Televizyon o kadar büyük değilki… Sesleri nasıl geliyor?

- Tanımsız bir dünya benimkisi… Dünya nasıl?

Lamba nasıl? Bana lambayı anlat. Güneş sonra. Güneş nasıl? Burası neden sıcak? Güneşmi ısıtıyor? Güneş ateşmi? Ateş ne demek? Siz neden yanmıyosunuz? Güneşe dokundunmu hiç?

Bana ışığı anlat… Neden dokunamıyorum ışığa? Işık… Işık renkmi? Işıkta siyahmı?

Hayvan ne demek? Yaratıkmı hayvanlar? Bizler gibi mi yine? Onlarıda anlat.

- Gitme lütfen… Herşeyi anlat bana… Çünkü tanımsız bi dünya benimkisi…

Acıkıyorum… Bişeyler yiyorum. Karnım doyuyor. Yediklerimi anlat bana. Bana yediklerimi anlat…

Ben ne yiyorum?
Çok garip. Dokununca içine göçüyor. Adı ekmek… Ekmek nasıl? Ben ne yiyorum? Yediklerimde siyahmı?

- Tanımsız bile değil benim dünyam… Çünkü ben yaşıyormuyum bilmiyorum…

Suyu anlat bana… Ben suyu çok sevdim. Su hiç kokmuyor. Suyun altındayken kendimi rahat hissediyorum. Arınıyorum sanki.

Dokunuyorum ama kayboluyor. Islatıyor beni… Okşuyor her zerremi… Islatıp gidiyor… Tutamıyorum…

Su neden benden kaçıyor? Su beni sevmedimi? Su beni beğenmedi galiba… Su siyahmı?

Deniz çok büyükmüş. Deniz suymuş? İçine insanlar giriyomuş.

Deniz nasıl? Bana anlatırmısın?
Su nerden akıyor denize?

Deniz sonsuz gibiymiş. Kocaman. Kocaman nasıl? Büyükmü? Büyük ne demek?

- Anlat bana… Susma ne olur… Sen anlattıkça varım ben…

Gözlerimden birşey akıyor. Tuzlu gibi. Islak. Onuda tutamıyorum… Gözyaşlarıymış… Oda beğenmedi galiba beni…
Benden akan ne? Ben neden içimi çekiyorum? Hislerim yanlızca… Hissedebiliyorum…

Ağlamak bu mu?
Ben kendimi hiç görmedim. Bana beni anlatırmısın? Bana beni anlat. Saçlarımı. Gözlerimi. Tenimi. Dudaklarımı. Boyumu.
Herşeyimi anlat bana…
– Sen ağlarsan eğer… Hıçkırırsan böyle… Anlatamıyorsun… Bırak şimdi ağlamayı…. Anlat bana… Yanlızca anlat…

Ama unutmuşum. Gözlerimde siyahmı?

Heryer neden bu renk? Siz nasıl görüyosunuz? Hepimiz aynı şeyimi görüyoruz? Görmek bumu?
Evet… Bu galiba… Ben görüyorum… Yanlızca siyahı… Peki sen renkleri?
Ama unutmuşum… Gözlerimde siyahmı? Siyah renkmi?
– Diye uzayıp gider benim dünyam….Git sen artık…. Ağlama…
Ağladıkça sen

Gökyüzü ve sen..

Bakıyorum da karşıma bir akşamüstü, şehrin tepesinden aşağı , karşımda işte şimdi, savunmasız ve saklı haliyle. Bir semt, bir mekân, birkaç insandan ibaret değil bu kez. Koca bir yer var gözlerimin önünde ve koskoca bir gökyüzü var, şekillenen düşüncelerimle. Güneş mesaisini tamamlamış, mutlu mesut inzivaya çekmiş kendini. Dağların ardında, yarınki hazırlığını yapacak. Aldığı emir ile coşkuyla yarın yine tüm ışıklarıyla göz kamaştıracak. Ardında renkler bırakmış. Mevsimde yaz malum ve en sıcak günlerinden biri bugün.

Belli ki bulutlarda bugün izinli. Şehirden çıkıyorum göğe doğru. Yıldızlar tek tek gösteriyor kendini . Kimi yakında, kendinden emin ve parlak, kimi de uzak ta biraz çekimser ama çatlak. Yarım kalmış ay bugün ama memnun halinden. Tam şehrin üstünde, bulutsuz bir günde kapmış başrolü.

Siliyorum şehri tablodan, sonsuz gökyüzündeyim bir an. Berrak, temiz, huzurlu tamamı ve ben içindeyim işte. Gözüm kayıyor bir yıldızla birlikte ve aşağıya şehre doğru iniyorum yeniden. Işıklar şenlenmeye başlamış bile. Zaten hareket halindeki şehir biraz daha canlanmış. Günün getirdikleri bir yana bırakılmak üzere çekiliyor insanlar sığınaklarına. Bakıyorum ve görüyorum bir bir herkesi.

Şu evde bir çocuk ağlıyor, anne babası kavga ediyorken diğer odada. Bak sağdaki evden kahkahalar yükseliyor, belli ki hoş bir sohbet var. Soldaki tabutu gördün mü ve başında ağlayanları, Allah günahlarını affetsin, iyi bilinirdi mutlaka. Kavga ediyorlar bak şu sokakta, kim bilir ne saçmadır sebep, bilseler kavga boşuna. Tepinenleri görüyor musun öte yanda, vur patlasın çal oynasın, var mı ötesi şimdi size göre. Kim bilir belki bir düğün belki değişiklik amaç işte. Âşıkları görüyor musun, bankı mesken bilmişler; belli ki kaçamak bunlar doyamıyorlar birbirlerine el ele, göz göze, sarmaş dolaşlar. Aaaa bir bebek ağlıyor, yeni gelmiş dünyaya. Biraz ürkek ve şaşkın tabii. Ağlama güzel bebek hoş geldin aramıza. Ah canım bak mesaisi bitmemiş, evde olmayı hayal ediyor bak. Üzülme dostum bu geçicidir bu çalışmak.

Ve daha niceleri. Ne olaylar yaşanıyor şimdi an an. Bazısı hiç unutamam dediğimiz, bazısı da değerini bilmediğimiz anlar eskitiliyor. Ölenler doğanlar, kazalar düğünler, savaşlar barışlar, kahkaha ve gözyaşları yükseliyor göğe doğru. Birinin eli göğe uzanmış aman diliyor, biri unutmuş nedenini amaan diyor. Kötüler iyiler, yeniler eskiler, komediler ve trajediler. Bazısı da arada kalmış trajik komikler ve birde bugünü unutup, geçmişi geleceğe çarpıp hesap edenler.

Çıkmıyorum da şehirden, göğe bakıyorum yeniden ve bu kez bütünü alıyorum karşıma. Rüzgâr esiyor ılık ılık ve şükrediyorum. İşte bütün benim. Ve bütünün içindeyim.

Birkaç küçük latife..

Evet arkadaşlar bu ilk yazım olmakla birlikte sizlerle konuşamamakta olsa sonu mutluyum . Şuan kendimi bir deliden ayırt etmekte zorlanıyorum. Çünkü gece bitti biticek, herkes kan uykuda ve ben oturmuş matematik defterime, edebiyatla ilgili terimlerde yeterli olmasamda sanırım deneme yazıyorum. Aklımda bir ton şey geçti az önce. Ah ah valla ben harcanıyorum burda ha! Kendimi biran yazar olarak gördüm—ne alakaysaartık–. İlginç bir duyguydu. Kuş tüyü olmasada kuş tüyleri desenli yastığımda rahat edemediğimin farkına vardım.—sanırım–. Dün bir arkadaşla konuşuyorduk—tabiki msn de: D. Gençlik işte naparsın. Neyse evlenmek için yeterli yaşta ama okumak için küçük olduğumu söyledi. İlginç… 18 yaşını yeni doldurmuş taze körpecik küçücük bir kızım işte—küçüğü abartmıyorum—.

Ona göre 18 yaş çok da küçük değilmiş. Ya bize anlatmıyorlar mı okulda 21 yaşında çıkılıyor ergenlikten diye—ergenlik konularına da girdim sonum ne olur bilemiyorum artık—. Bir insan ergenliği bitirmeden nasıl mantıklı kararlar alabilir ki?—en azından benim düşüncem bu—. Bir diğer konu ise arkadaşlar geçenlerde konuştuğum bir dostum. Bir insan ağzımdan çıkan her düşünceyi nasıl olurda ölüme çevirebilir ya. —Kansızlık var bende diyorum —ben sana bütün kanımı vereyim diyor. —Sen napıcaksın diyorum —ölürüm işte fena mı diyor Ölüm bir kurtuluş mudur? Müslümanız; en azından ülkemizin çok büyük bir bölümü müslimlerden oluşuyor. Müslümanlığın kavradığı inançlardan biri de ölümden sonra da hayat olduğu değil midir? Peki neden ölmek istiyorsunuz ki… Sordum hayatında bir eksikliği mi var? Acaba bi sevgiye mi muhtaç? Yoksa çok mu yalnız? Aldığım cevaplar doğrultusunda anladığım kadarıyla 5 tane idare ettiği sevgilisi de olsa yalnız hemde çok. İnsan bazen yalnızlığın koynuna atar kendini. Kolaya kaçmak mıdır hayat? Yaşamamak daha mı kolaydır sanki. Ölüm, ölüm bir kurtuluş değildir oysa. Eğer yalnızsan daha doğru öyle hissediyorsan istediğin yere git yine yalnızsındır.

Tüm insanlar yalnız doğar yalnız ölür ifadesine bu kadar sığınılmaz ki! Bir kere sen varsın ya hayatta bu hayat sana bahşedilmiş ya onu iyi kullanmalısın. Bazen bir gülücük bile bir hayatın son bulmasını engellemez mi? Mesela insanların sabahları birbirine ufacık bir tebessüm etmesi onların o güne güzel başlamasını sağlamaz mı? Bazen durduğum yerde gülümserim o kadar zorlukların içinde. Sadece bir umut kaplar içimi belki bir çıkış noktası beliriverir birden. İnsan bazen üzülmemek için kendisini zorlamalı. Çünkü üzüntüdür sağlığın en büyük düşmanı. Tansiyon ve şeker gibi bir çok hastalık morale bağlı değil midir? Gülümseyebildiğine sevinmek önemli değil midir? Yüzünden ameliyat olup da gülemeyen insanları düşünmek lazım bence. Hatta belkide göremeyen, duyamayan insanların hayata olan bağlılığını örnek almak lazım… Geçen televizyonda gözleri görmeyen ve mükemmel resim çizin bir adam ile onun yine gözleri görmeyen ve şair eşini gösterdiler. Ne yetenekli bir aile dedim kendi kendime. Çabalamışlar birisi resim çiziyor birisi şiir kaydedip onu okuyor.

Bizim de illa bir yeteneğimiz olması için duyu organlarımızdan birini kaybetmemiz mi gerekir? Neden biz de ölümü seçip hem Allah’a karşı günahkar hem hayata karşı nankör hemde kendimize karşı bu kadar acımasız oluyoruz ki? Yaşamak güzel bir şey. Kaydıraktan kayıp gülüp eğlenen çocuklar, gondola binen gençler, bir parkta elele oturmuş hayatında neler yaşadıklarını hatırlayıp gülümseyen o yaşlı yüreklerden biri olmayalım ki?:) şimdi bir bakınız kendinize neleriniz var hayatta! Elinizdekileri düşünüp sahip olmadıklarını düşünmeyi bırakın…birazcık bardağın dolu tarafını gözetleyin olur mu!!! Hayat var olmağa değer…

Neden sevemiyorum..

Herkesin hayatında böyle anlar vardır, dinlediğiniz şarkılardan, izlediğiniz filmlerden, duyduğunuz herhangi bir hikayeden veya tanık olduğunuz bir olaydan ister istemez kendinize ait bir şeyler çıkarmaya zorlarsınız. Anlatılanlarla alakan yoktur belki de ama doğanın kanunudur bu, orada bahsi geçen mutlaka “sen” olmalısındır. Şarkıda gidemeyen adam, filmdeki aşkı için ölen kız, efsanedeki cesur ama fakir genç aşık… Bir anda rolüne bürünen bir oyuncu gibi, sahipleniriz. Böylece daha da anlam kazanır, normal bir olay bile unutulmaz olur ömür boyunca.

Biri şiir yazar herhangi birine, ölümsüz olur, başka biri girer hayatına bir şiirlik bile değeri olmaz. Belki bundandır en güzel aşkları romeo ve jülyet, leyla ile mecnun, aslı ile kerem’e benzetmek. Aşık olanlar kendilerine efsane aşkları layık görür hep. fakat efsane aşkları efsane yapan birbirine kavuşmaları değildir. Vuslata erememektir bu kadar sahiplenip de kendimizi bulduğumuz. İlla ki karşılıklı mı olması lazım aşkın? Kavuşmadan, yan yana olmadan, elele yaşamadan aşk olamaz mı? Aşk acıya katlanma sanatıdır, hangi tarafın daha çok acı verdiği veya kimin daha çok acıya katlandığının önemi yoktur, asıl insanı zorlayan hayatını adamaktır karşındakine! Kimse ayrılmaz, ayrılık yoktur aşkın lugatında çünkü vuslata ermek kadar zordur ayrılık…

Hayat kadar zalimdir aşk, zalim olduğu kadar gururu kaldırmaz! ‘Ayrıldım’ der insan, ayrılamadığını bile bile, sonra kendini haklı çıkarmaya çalışır, nedenler arar acıtsa da, kalbini öldürmeye çalışır beyniyle ama yapamaz bunu söyleyemez kendine, aşk gurura gelmez! Şimdi neredesin, ne yaparsın bilemem, yazdıklarımdan haberin olur mu birgün emin de değilim. Sanırım yenilgiyi kabul etmemin zamanı geldi; gururuna yenik düşmüş bir kalbin hikayesidir bu. Oku!

Senden öncesi pek aydınlık değil ömrümde, saçma bir adamın gereksiz yaşantısı anlayacağın. Her zaman herkese ters oldum, inatlaştım onlarla, sevmedim kimseyi, benim için dost kelimesi sadece sözlükte yazan anlamından ibaret, ben sadece kendimdim! Uğurlu sayım on üçtü kimsenin sevmediği için, sadece çocuklarla aram iyiydi, sokaklarda geceleri kavgalardaydım, duman altı mekanlarda yıpratmaktaydım yaşam kırıntılarımı, herkes beni ayık sanardı oysa ben nadir ayık sokağa çıkardım, aşk çok uzaktı bana filmlerde duyardım aşkı, öylesine takılırdım hayata diğerleri buna aşk ve sevda derlerdi! Kimseye duyurmadan sessizce ama ta içten ağladığımı bilirdim senden önce. O zaman bile bir yerde saklıydım, beni bulacak birini bekliyordum. Sokaklarım yalnızlığa çıkarken ben seni bekliyordum…

Ve seni gördüm…

İlk görüşte aşk değil bu, ilk görüşte ölüm bana olan şey! Hala anlatamıyorum seni, benzetemiyorum hala yapamıyorum, beceremiyorum. Göz bebeklerinde kendimi gördüm, saçlarından ay ışığı vurdu gözüme ve ben öldüm, ne olduğunu anlamadan, bilmeden bu garip olayının adını teslim oldum sana! Çok değişmiştim artık eskisi gibi değildim. Değişen ben değildim de dünyaydı. Sonbaharda yaprak dökülmüyordu benim için. Beni bulan sendin! Girmiştin bir şekilde hayatıma ve ben olması gereken her aşık gibi ölüydüm!

İtiraf ediyorum bu yüzden sen gittiğinden beri ben sevemiyorum! Kaybolmama ramak kaldı, yetiş, gel kurtar beni! Nasıl geleceksin bilmiyorum ama gel ne olur! Yalvarıyorum! Kalamıyorum buralarda. Aşk toprağa gömülmüyor ! Ne olur sana yalvarıyorum yetmez mi? Şarkılar boş, filmler boş, hayat bomboş. Söz veriyorum sana kimseye benzemek değil amacım, ne mecnuna ne de başkasına seni seviyorum itiraf ediyorum! Gir hayatıma ve tekrar mutlu olalım.

Aşk herşeye rağmen acısı ve tatlısıyla bir ömür yaşamaya bedeldir…

O olmazsa yaşayamam..

O olmazsa yaşayamam
O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle O daha az sever seni,
Senin O’nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini…
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim.” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak…

Seninle olmanın en güzel yanı..

Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?
Elin elime değmeden avuçlarımı terleten sıcaklığını taa içimde hissetmek.

Seninle olmanın en kötü yanı ne biliyor musun?
”Seni seviyorum” sözcüğü dilimin ucunu ısırırken her konuşmamızda boş yere saatlerce havadan sudan söz etmek.

Seninle olmanın en heyecanlı yanı ne biliyor musun?
Aynı şeyleri seninle aynı anda düşünmek birlikte ağlamak gülmek. Ve buradayken bile seni çılgınca özlemek…

Seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun?
Seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. Senin yanında olan, seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak.

Seninle olmanın en mutlu yanı ne biliyor musun?
Tanıdık birileriyle karşılaşma tedirginliği ile yollarda yürümek yan yana… Elimdeki şemsiyeye inat yağmurda ıslanmak birlikte. Elimde kır çiçeğiyle seni beklemek… Aynı mekanlarda aynı yiyecekleri yemek.

Seninle olmanın en romantik yanı ne biliyor musun?
Sensiz gecelerde sana söyleyemediklerimi yıldızlara aya anlatmak… Okuduğum kitabın sayfalarında dinlediğim şarkıların türkülerin şiirlerin her mısrasında seni bulmak.

Seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun?
Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek. Sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak. Yalın ayak yürümek bıçağın en keskin yerinde. Kanadıkça tuz yerine gözyaşlarımı basmak yüreğime.

Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun?

Nereden bileceksin?

Sen benimle hiç olmadın ki. Olsaydın avuçlarım terlemezdi… Isırmazdım dilimin ucunu… Özlemezdim seni yanımdayken.Kıskanmazdım.

Korkmazdım yollarda yürümekten. Islanmazdım yağmurlarda… Yıldızlara aya dert yanmaz, böyle her şarkıda serhoş olmazdım.

Korkmazdım seni kaybetmekten ayaklarım kan revan atlardım sandaldan denize… Ve her kulaçta haykırırdım seni..

Ama sen hiç benimle olmadın ki…

YA AKLIN BAŞKA YERLERDEYDİ YA YÜREĞİN…

Yaşayınca anladım..

Yaşayınca Anladım

Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım.

Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..

Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..

Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..

Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım..

Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..

Bir insanı herhangi biri kırabilir,ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..

Fakat,hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..

Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..

”Sana ihtiyacım var, gel ! ” diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ”git” dediğimde anladım..

Biri sana ”git” dediğinde, ”kalmak istiyorum” diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..

Sana sevgim şımarık bir çocukmuş,her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..

Özür dilemek değil, ”affet beni” diye haykırmak istemekmiş pişman
olmak, Gerçekten pişman olduğumda anladım..

Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,

Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,

Beni af etmeni ölürcesine istediğimde anladım..
Sevgi emekmiş,

Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş…